KÖŞE TAŞLARI

Osmanlı I

Osmanlı İmparatorluğu bir döneme damgasını vuran, dünya tarihine yön vermiş büyük bir devletti. Ancak bugünün şart ve koşullarında bu imparatorluğu ne kadar tanıyoruz?

Osmanlı bir tarih. Tarihin ne olduğunu, nasıl anlamamız gerektiğini bilmezsek Osmanlı’yı tam ve doğru değerlendiremeyiz. O nedenle “Yaşamımızın köşe taşları: Osmanlı” adlı yazı dizimizin birinci bölümünde, öncelikle kısaca “tarih” konusuna değineceğim.

Bugüne kadar birçok yazar, şair, düşünür tarihe dair önermelerde bulundular:

“Geçmişi hatırlamayanlar onu tekrarlamaya mahkumdurlar” (Santayana, Life of Reason)

“Tarihçinin görevi geçmişi sevmek ya da geçmişten kurtulmak değil, bugünü anlamanın anahtarı olarak onu öğrenip, anlatmaktır.” (E. H. Carr, What is History?)

“Hiç tarih tekerrür mü ederdi, eğer ibret alınsaydı” (M. Akif Ersoy)

“Eşek çamura bir defa düşer” (Anonim )

Yukarıdaki sözlerin benzeri yüzlerce anlamlı ifade var. Keşke bu tür sözlerin içeriğinin bilincine varıp, ders alabilseydik. Doğru tarih yazabilseydik, doğru tarih eğitimi verebilseydik, tarihimizi doğru bilseydik, tıpatıp aynı veya çok benzer acıları defalarca yaşar mıydık? Osmanlı İmparatorluğu’nu ne kadar tanıyoruz? Yoksa bildiklerimiz televizyon dizilerinde gördüğümüz Osmanlı ile mi sınırlı?

Her yazılı metin tarih midir? Tarihin sınırı neresi?

Yazılı metinleri “tarih” olarak tanıttılar, aslında tarih o yazılı metinler değil, o metinlerde hikaye edilen, yaşanmış gerçeklerin kendisidir. Yaşanmış gerçekler sadece dışa yansıtılanlar değil, düşünülenler, yapılmayanlar, yapılamayanlar ve yapılanların dışa yansıtılmamış bilinmeyen veya bilinip, saklanan yönleri vardır.

Yaşananların tümünü öğrenmek hiçbir zaman mümkün olmamıştır, bundan sonra da olabileceğini hiç sanmıyorum. Tarihi anlatan metinler, ne kadar çok belgeye dayanırsa, ne kadar dürüst yazılırsa, o kadar büyük oranda hakiki tarih yansıtılmış olur. Teorik olarak, tarihçinin iki temel vasfı olmalı; birincisi, olabildiğince çok araştırma, olabildiğince çok belgeye ulaşma, olabildiğince gerçekleri tam ve doğru öğrenmenin şart olduğu bilincinde olmak. İkincisi, öğrendiği, bildiği gerçekleri, hiçbir amaçla değiştirmeme, saptırmama, saklamama, dürüst olma bilincinde olmak.

İdeolojik nedenler, siyasi kaygılar, korkular…

Pratikte tarihçilerin olayları tam bildiklerinden emin değilim, çünkü tam bilebilme koşullarını sağlayabilme oranı düşüktür. Pratikte tarihçilerin bildiklerini tam ve doğru yansıttıklarından hiç emin değilim, çünkü ideolojik nedenler, siyasi kaygılar, korkular, beklentiler tarihçiyi yönlendiriyor. Bazı gerçekler saklanıyor, bazı olmayan konular ilave ediliyor, bazı olayların bir yanı örtülürken öteki yanı aşırı olarak öne çıkarılıyor.

Kaynaklara ulaşmak çok zor olduğu için, eksik bilgi kaçınılmazdır, bir dereceye kadar mazur görülür fakat bilinenleri çarpıtmak, saklamak, olmayanları ilave etmek yalancılıktır, ideolojik veya maddi çıkarcılıktır, insani değerlerle ve bilim anlayışıyla bağdaşmaz. Yalancılardan her türlü ahlaksızlık beklenir!

Yaşananlar hiçbir zaman tek yönlü değildir. Olaya hangi açıdan bakılırsa o yönü öne çıkar, hangi belge okunur veya hangi şahit dinlenirse onun etkisi altında kalınır. Belgelere veya şahitlere ulaşmanın zorluğundan doğacak eksikliği asgariye indirebilmek için, tarihçinin çok çalışkan, çok özverili olması gerekir, böyle tarihçiler alkışlanır. Öğrendiği doğruları yansıtırken dürüst ve tarafsız davranan tarihçiler daha çok alkışlanmalı. Ön yargılı olarak, olayın bir yanını öne çıkarıp, öteki yanını saklayanlar, toplumsal yaşamı ayrıştıracak hatta düşmanlık yaratacak boyutlara taşıyanlar, ahlaki değerlerden yoksun zalimler, insanlıktan nasibini hiç almamış yaratıklardır.

Doğrusunu öğrenin!

Gerçeği öğrenmek için doğru tarihi bilmek zorunludur. Tarihçinin doğruyu yazma vicdani sorumluğu kadar, okuyucunun da okuduğunu sorgulamak, farklı kaynaklarla karşılaştırmak gibi akılcı ve bilimsel sorumluluğu vardır. Tarihçi gerçeklerin savcısı, gerçeklerin avukatı rolüne soyunmuş, çok çalışan, dürüst, iyi karakterli, bilimsel yetenekli, yaptıklarının topluma hizmet olduğunun bilincinde olan kişi olmalıdır.

Tarih okuyucusu ezberlediklerinin peşinden giden biri değil, olayın sebep ve sonuçlarını irdeleyen, gerçekleri öğrenen, mutlaka ders alan ve geçmişten gelen yanlışları düzeltme çabasında olan, akıllı bir insan olmalıdır. Geçmişini tam bilmeyenler kendisini de, içinde bulunduğu ortamı da, tam ve doğru tanıyamaz, aldanır, aldatılır, kullanılır, kul, köle yapılır, sömürülür!

Türklerin derin geçmişini tam bilemeyişimizde ihmallerimizin, hatalarımızın yanında, yeterince bilimsel belge ve arkeolojik verilerin olmayışı da önemli bir rol oynar. Buna karşın en yakın siyasi geçmişimiz olan, bugünümüzü pozitif ve negatif doğrultuda etkileyen, Osmanlı dönemi için böyle bir şey söz konusu değil. Her türlü belge, bilgi bizim elimizde de var, olayların karşı taraflarının da elinde var.

Büyük ölçüde, tatlı ve acı mirasını taşıdığımız Osmanlı dönemini tam ve doğru bilmemek, bize siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan büyük bedeller ödetiyor. Haklarımızı koruyabilme gücüne sahip olmayışımız üzücü. Geçmişimizi ve uluslararası ortamdaki rolümüzü tam bilmeyişimiz büyük ayıbımızdır. Üzüntünün ve ayıbın sorumlusu, başta devlet görevlileri ve aydınlar olmak üzere toplumdur.

Yabancıların Osmanlı dönemini çarpıtmaları onların siyasi hedeflerinin gereğidir, bizim görevimiz onlara çanak tutmak değil oyunlarını bozmaktır. İçimizdeki bazı kesimlerin Osmanlı dönemini çarpıtmaları cehaletle beraber, büyük ölçüde siyasi, ideolojik ve ekonomik çıkarcılıktır. Gerçekleri saklayarak, Osmanlıyı şu kadar asırlık güllük, gülistanlık bir dönem gibi gösterip, yıkılmasının faturasını Cumhuriyet’i kuranlara kesenler vicdansızlardır. Bu iş birlikçilerin Cumhuriyet ve Türklük karşıtı çabaları dış güçlerin yıkıcı çabalarından daha yıkıcıdır. Bedelini siyasi, ekonomik ve kültürel bakımdan çok ödedik, aklımızı başımıza almazsak daha da ödeyeceğiz. Cumhuriyetin yıpratanlar ulusa ihanet ederken, onlara en büyük desteği bunu göremeyenler, görüp de önlem almayanlar, elini taşın altına koymayanlar veriyor.

Ne daha az ne daha fazla…

Övmek veya yermek amacıyla, kasıtlı olarak, Osmanlı’yı, olduğundan fazla veya olduğundan az göstermek, basit bir ideolojik yalan değil, Türk kültürüne, Türk ulusuna ihanettir. Bunu yapanlar kendilerini aldatabilirler fakat yarın torunlarının yüzünün kızarmasını önleyemeyeceklerdir. Geçmişi doğru bilmenin asıl amacı olaylardan ders almak, kendini tanımak, haklarını, sorumluluklarını öğrenmek, bazı yanlışları düzeltmek, bazı tehditleri yakından görüp, etkin önlemler almaktır. Gerçeklerin bilincinde olunursa refah ve güven içinde yaşanır, gelecek daha doğru planlanır.

Bu düşüncelerden hareketle, Osmanlı sürecinde, yönetimden, halktan ve dış güçlerden kaynaklanan, kültürel, siyasi ve ekonomik yapımızı etkileyen bazı düşüncelere, uygulamalara, olaylara, ve sistemi ile toplumu bozulmaya götürdüğünü düşündüğüm örneklere dikkat çekeceğim. Bu hususlar çoğunlukla biliniyor olsa da sorgulandığından, içeriğinin doğru anlaşıldığından emin değilim. Zor olmakla birlikte, maddi kayıpların bir bölümü zaman içinde telafi edilebiliyor, kültürel bozulmanın telafisi mümkün değil, benlik, kimlik elden gidiyor, Türk kültürüyle bağdaşmıyor, özgürce ve onurlu yaşamak zorlaşıyor. İşte tarih bilinci de bu noktada önem kazanıyor. Bu tarih, tarihçi, tarihi öğrenmek kavramlarının önemini kavradıktan sonra şimdi sizleri bu konuda düşünmeye davet ediyorum.

“Yaşamımızın köşe taşları: Osmanlı” yazı dizimizin ikinci bölümünde tarihi bir kavram olarak ele almak yerine bu defa tarihin kendisine yolculuk edeceğiz.