KILAVUZ

Posted 02 Nis 2012 — by admin
Category Uncategorized

Kılavuz, yol gösterendir.

”Kılavuzu karga olanın burnu  b.ktan kurtulmaz ”  sözcüğü, mizah edebiyanının çok önemli bir uyarısıdır..

”Eşek çamura bir defa düşer” sözcüğü, develerin oldukça iyi bir kılavuz seçtiklerinin bir işaret sayılabilir..

İnsanlar bir gelişim içindeler, her dönemde, her konuyu iyi bilemedikleri  için, genelde bir kılavuza ihtiyaç duymuşlardır. Dünyadaki insanlara baktığımızda, yaşam standartları ve siyasi konumları bakımından, çok farklı olduklarını görürüz, zengin fakir, özgür esir, gibi. Bunun en önemli nedeni, herhalde, o toplumların seçtikleri kılavuzlar olmalı.

Kılavuzlanmak bir anlamda güdülmektir. Güdülmek insan doğasına aykırı olmakla beraber, güdülen insanların sayısı oldukça fazla.. Vahdettin, ”Bu toplumun güdülmeye ihtiyacı var, o çoban da benim” demiştir.

Kur-an, Bakara Suresi-104, ”Ey iman edenler, raina demeyin, unzurna deyin / bizi davar gibi güt diye konuşmayın, bize bak diye konuşun ve dinleyin…., diye emrediyor. (Y.N. Öztürk)

Ey iman edenler, siz davar değisilsiniz, kendinizi güttürmeyin! İnsanlar güdülmemek için, kendilerini tanımak ve ellerini taşın altına sokmak zorundadırlar.  Allah’ın, diğer canlılara vermeyip, insana lütfettiği en büyük değer Akıldır… Aklı tanımayan, kendi aklının varlığından haberdar olmayan insan tek kelimeyle  akılsızdır ve güdülmeye mahkumdur.

Karşılaşılan sorunları çözebilmek marifettir, fakat sorunları önceden görüp oluşmasını ve tekrarlanmasını önlemek daha büyük bir marfettir. Çevreyi temizlemekten önce, çevreyi kirletmemeye çalışalım. Çocuklarımızı doğrudan koruyalım ama onları güçlendirip kendi kendilerini korumalarını sağlamaya öncelik verelim. Fakire sadaka da verelim ama önce iş vermeye çalışalım..   Bilmeyene balık ikram etmek yerine balık tutmasını öğretelim.

Lafı uzatmaya gerek yok, işin özü, sorunların altından kalkmanın ve güdülmemenin ön şartı insanın bilgili ve bilinçli olmasıdır.

Üretmek insanın en önde gelen görevidir. Madde üretenler, zenginleşirler, geleceklerini güvence altına alırlar, topluma yük olmazlar, aksine yardımcı bile olurlar, onları alkışlarım, ama düşünsel üretimle insanların bilgilenmesi, bilinçlenmesi ve aydınlatılması için çaba harcayanları daha çok alkışlarım.

Bir toplumdaki bilgili, düşünen, sorgulayan, yorumlayan, bilinçli insanlar, yeteneklerini kendi hırsları ve çıkarları için değil de, insanlığın yararına kullanılanıyorsa, o toplum için bundan daha büyük bir zenginlik olamaz. İnsanları çağdaş bilgilerle donatmak, aydınlatılmak, kutsal bir davranış ve çok önemli bir vatandaşlık görevidir.

Doğuştan gelen ham aklın eğitimle işlenmesi şarttır. Eğitim sistemi çağdaş kriterlere ve pozitif bilime dayalı ise çağdaş akla sahip, çağdaş insan yetiştirir, değilse çağ dışı insan yetişitirir. Farklı amaçlara dönük olan çağ dışı eğitimlerin ortak yöntemi beyin yıkamaktır. Beyni yıkanmış bir insan doğru düşünemez ve özgür hareket edemez, o kendisi değil, kurgulayanların bir robotudur.

İnsanlar için en doğru kılavuz çağdaş akıl ve bilinçtir, bunun dışındaki bütün kılavuzlar insanı pisliğe, batağa, çıkmaza ve sapık ideolojilere sürüklerler.

Allah’tan korkan, kuldan utananlar, yalan söylemezler, çıkarları için insanları aldatmazlar.  Şeytan ruhlu insanlara, özellikle, insanları ”Allah’la aldatanlara” lanet olsun. Bunlardan korunmak için Allah’a sığınmak bir çaredir, ama kişinin önce aklını kullanması, tuzağa düşmemesi gerekir, çünkü verdiği nimeti, yani Aklını kullanmayana Allah da yardım etmez..

4+4+4 Eğitim yasasını ”Cumhuriyet tarihinin en büyük değişimi” diye niteleyip, bayram ettiler. Gerçekten çok büyük bir değişim, ancak hangi yöne olduğunu, zamanla, kafamıza dank edince göreceğiz. Buna layık olduğumuzu düşünmüyorum, fakat demek ki hak etmişiz.

Dilerim sağ duyu hakim olur, topluma büyük bedeller ödetmeden hatadan dönülür…

Cemil Özer… 2 Nisan. 2012..

İHTİYACIMIZ ULUSAL BİLİNCİ GÜÇLENDİRMEK

Posted 27 Mar 2012 — by admin
Category Uncategorized

”Kendi düşen ağlamaz” denir, mümkün mü, kendisi düşmüş bile olsa, canı yananın ağlaması kaçınılmaz. Aslında bu söz, ”Kendin ettin, kendin buldun”, yapmadan önce düşünmeliydin, şimdi kendini acındırmaya çalışmanın hiç bir yararı yok, hataların bedeli mutlaka ödenir, diyor.

O kadar değişik söylemler duyuyor, o kadar farklı olaylarla yüz yüze geliyoruz ki, doğruyu, yanlışı ayırmak çok zor, ama ağır bedeller ödememek için, bütün çabamızı göstermek  zorundayız.

Demokrasi havarisi gösterisiyle,  dikta kuruluyor. Kendimiz için gibi gösterilip, başkalarının amacına hizmet ediliyor. Yabancılara, Ülkenin varlıkları satılıyor, kapütülasyon niteliğinde siyasi haklar veriliyor. İçte öyle bir hesaplaşıyoruz ki sanki parçalanmanın eşiğindeyiz. ”Komşularımızla sıfır problem” deniyor, dün sarmaş dolaş olduğumuz komşuyla bugün savaşa girecek gibiyiz. O hale geldik ki, ”Allah birdir” deseler, bu doğrunun arkasından hangi aldatmaca gelecek diye endişe eder olduk.

Anlayış ve değerlendirme farklıklarımızın olması kadar doğal birşey yok, ancak farklılıklarımız büyük çatlaklara dönüşmüş durumda. Düşünce özgürlüğünün boyutları aşılmış, tam bir psikolojik savaş yaşıyoruz. Dün övdüğümüz bireyleri ve kurumları bugün yerden yere vuruyoruz.

Bir yazar köşesinde, ”Kemalizm öldü. Kemalizm, artık gelişmenin önünde bir ayak bağı olmaya başladı”, diyor. Aslında o kişi Batı’dan kulağına üflenen sözü tekrarlıyor. Gene de ona sormak lazım, Atatürk, ”Kemalizm” diye şablon bir düşünce sistemi mi ortaya koydu ki, o şablon ömrünü doldursun ve gelişmelerimizin önünü tıkasın. Atatürkçü geçinen yetersiz insanların veya Atatürk karşıtlarının ürettikleri ”Kemalizm” şablonlarının Atatürk’le ne alakası var? Eğer toplumumuzun büyük bölümü bilgili ve bilinçli olsaydı, bu maskaralıklara asla itibar edilmezdi, yazık ki, çıkarcıların maskesini düşürüp, gerçek yüzlerini ve dış güçlerle ilişkilerini ortaya koyamadık.

Sorularla bazı hatırlatmalar yapayım: Suudileri, Osmanlı’ya karşı kim ayaklandırdı ve destekledi? Suudilerin din anlayışının mimarı kim? Birinci Dünya Harbi sonunda Ortadoğuyu kim yapılandırdı? İran Şahını kim sonuna kadar kullandı, sonra fırlatıp attı? Saddam’ı kim önce İran’la savaştırdı, sonra Küveyt’e gönderdi, en sonunda da bir yer altı sığınağında işini bitirdi? Irak’ın bugünkü dört parçalı yapısını kim gerçekleştirdi? Kaddafi’yi saf dışı edenler daha önce yoluna halı serenler değil mi? Molla Mustafa Barzani’yi dışlayanlar bugün oğlu Mesut Barzani’yi ülkelerinde ağırlamaya kalkıyorlar, niye? Suriye’nin bugün savunulacak bir yanı yok, ama olayları körükleyeler kimler, amaç ne? Bütün bunları kurgulayanlar, yaptıranlar hangi söylemlerle yola çıkıyorlar, asıl amaçları ne? Diyelim ki, Suriye’yi de parçanlayıp, Şii, Sünni, Arap, Kürt bölgeleri oluşturdular, dava bitecek mi, sıra kime gelecek. Böl, kaynaklarına el koy, doğrudan değil, taşeronlarla yönet politikası sürmeyecek mi?

Bunlar uluslararası siyasetin, süper güçlerin çıkarlarının bir gerçeği. Siyasette her şeyin olduğunu bilmek, oyunu olabildiğince doğru oynamak, tuzağa düşmemek esastır. Osmanlı süreci dahil, Cumhuriyet süreci dahil, biz bu oyunlarla çok karşı karşıya kaldık, yazık ki, yeterince ders almadık. Siyasette kin olmaz, siyasette sürekli dostluk, sürekli düşmanlık olmaz, devletlerin, ulusların varlığını devam ettirmesi, refahları ve güvenlikleri önemlidir. Doğanın kuralı da bu, güçlü olan yaşar, zayıf olan yem olur. Siyasette başarılı olmak da, kaybetmek de olağan, ancak adam olan siyasetçiler siyaseti taşeron olarak yapmaz, kendi ulusun için, akılla, mantıkla, sağ duyu ile yürütür. Dikkatinizi çekerim, ”Yeni Osmanlıcılık” ve ”Ilımlı İslam” projelerinin yabancı mimarları bize siyasi ve inanç kılıfı biçiyorlar. Budan hepimiz payımıza düşeni almalıyız ..

Özetle gerçek şu; Atatürk’ün kurduğu, Türk Kültürüne dayalı, T. C. Devleti onlara büyük geliyor, istedikleri gibi kullanacakları bir boyuta indirgemek istiyorlar. Bunun için her türlü yöntemi deniyorlar, deneyecekler. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni  uydurma ”Kemalizm” söylemleriyle özdeşmiş gibi göstererek, ”Yeni Osmanlıcılık” gibi hamasi ve ”Ilımlı İslam” gibi inanç söylemleriyle, çeşitli kesimleri etkileyerek devlete karşı bir tavır içine sokacaklar. Osmanlıyı yıkarken de içindeki  ”milliyetçi” ve ”dinci” gruplarla işbirliği yapmışlardı. Bugün yaşadığımız sancılı süreç, Birinci Dünya Harbi sonunda, Mondros Ateş Kes Anlaşmasından sonra yaşanan sürece çok benziyor.

Milli Mücadele yıllarında elbette ara hedefler vardı, onlar elde edilmeden ana hedefe ulaşılamazdı, ama şunu iyi bilelim ki, Ülkeyi iç ve dış düşmanlardan temizledikten sonra, Atatürk’ün tek hedefi, kurduğu, Laik, Demokratik, Evrensel Hukukun üstünlüğüne dayalı, Halkçı T. C. Devletini ve uyandırdığı Türk Ulusunu, Kültürel olarak, Çağdaş Uygarlık düzeyinin üzerine çıkarmak ve İnsanlık var oldukçe refah içinde ve güvenli birşekilde varlığını sürdürmesini sağlamaktı. Bütün mücadeleler, devrimler, ilkeler, bu amaca hizmet eden araçlar ve yöntemlerdir. Toplum yaşamında değişimler kaçınılmaz olduğundan çağın koşullarını göz ardı etmek mümkün değil, amaçtan sapmadan uygulama değişiklikleri elbette olacaktır. Atatürk, insanlıktır, çağdaşlıktır, bağımsızlıktır, özgürlüktür, barışçılıktır, tek kelime ile kültürdür.. Atatürk’ü belli kalıplara sokmak, Atatürk düşüncesinin bittiğini söylemek, bilgisizliğin veya ihanetin göstergesidir.

Hep zorluklarla boğuştuk, şimdi de zor bir süreçten geçiyoruz, ancak ümitsiz değilim, aksine ümitliyim. Atatürk’ün kurduğu Devleti ve canlandırdığı Türk Kültürünü bugüne kadar resmi kurumlar eliyle korumaya ve yaşatmaya çalıştık. Geldiğimiz noktaya bakarsak pek de başarılı olduğumuz söylenemez. Halbuki Atatürk eserini resmi kurumlara değil, inandığı, güvendiği, bitmez tükenmez bir cevher olan Türk Gençliğine emanet etmişti. Düne kadar Türk Gençliği resmi makamların yönlendirmesiyle hareket etmişti, ”bir musibet bin nasihatten evladır” , bazı münasebetsiz siyasilerin söylemleri gençliği uyandırmaya başladı, kendi bilinciyle  davaya sahip çıkmaya çalışıyor, beni ümitlendiren de işte bu. EMANET SAHİBİYLE BULUŞUYOR, panolardan indirilen Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi asli yerine gençlerin gönüllerine yerleşmeye başlıyor

Öte yandan okumuşlar da yavaş yavaş ayrışmaya başladılar, bir kısmının foyası meydana çıktı, kaçacak delik arıyor, bir kısmı gerçeği idrak etti hatadan dönmeye çalışıyor. Milli Mücadelenin askeri ve uluslararası hukuk savaşı yönü Atatürk zamanında kazanılmıştı. Sıra gerçek aydınlara, bu ülkeyi kendisinden çok seven insanlarımıza geldi, Milli Mücadelenin düşünsel boyutunu onlar organize etmek zorundalar. Yapılacak şey, çok sade, çok basit, yılmadan, her ortamda, GERÇEKLERİ ANLATMAK, DOĞRULARI ÖĞRETMEK VE ULUSAL BİLİNCİ GÜÇLENDİRMEKTİR. Halkın Ulusal Bilinci güçlendirilip, Gençlik Ulusal Bilincin motoru haline getirilirse, bu Coğrafyaya, bu Devlete, bu Ulusa kimse yan bakamaz. Dış güçler de bizim maddi gücümüzden değil bu kültürümüzden korkuyorlar. O nedenle, Atatürk’e ve canlandırdığı Ulusal Bilincimize saldırıyorlar.

Ortak akıl, karşılıklı sevgi, saygı ve güvenle aşamayacağımız sorun yok, yeter ki, gerçekleri görelim, aydınlanalım, aldatılmayalım, ”kendi düşen” olmayalım..  Cemil Özer.. 27. 03. 2012

YENİ ANAYASA

Posted 14 Mar 2012 — by admin
Category Uncategorized

Şu anda gündemin sıcak maddesi olmadığı için kamuoyunun fazla ilgisini çekmeyen, fakat geleceğimiz için çok önemli olan, Yeni Anayasa çalışmaları sürüyor. Toplum yaşamında değişim kaçınılmaz bir olgudur, ancak siyasi değişimin karakterinin doğru belirlenmesi ve ona göre tavır alınması önemli bir vatandaşlık sorumluluğudur.

Yeni Anayasa için ileri sürülen, ”Mevcut anayasa Asker yapımı ve dayatmacıdır, bundan kurtulmak lazım.” tezi inandırıcı değil. Mevcut anayasa, defalarca TBMM kararlarıyla, son olarak da, bir yıl kadar önce halk oylamasıyla değiştirildi, artık o bir asker anayasası değil. Bugün yapılmak istenen değişikliklerin bir sene önceki halk oylamasına sunulmamış olması, o günden bugünü görememiş olmaktan kaynaklandığını sanmıyorum. O gün koşullar eşverişli değildi veya o halk oylaması bir nabız yoklamasıydı. Çok daha kapsamlı, çok daha köklü değişiklikler düşünülüyor olmalı ki, düzeltmelerle yetinilmiyor, bu iktidarın imzasını-mührünü taşıyan yeni bir anayasa isteniyor.

ANAYASA NEDİR?

*Uyulması zorunlu temel kurallar sistemidir… Ona aykırı hiçbir işlem yapılamaz…

*Bir coğrafyada beraber yaşama arzusunda veya zorunda olan insanların/ insan topluluklarının/ bir ulusun, farklı kesimleri arasındaki bir uzlaşma belgesidir. Nasıl yaşamak, nasıl yönetilmek istendiğinin ifadesidir.

*Yönetilenlerle, yönetenler arasındaki temel sözleşmedir. Halkın, Yönetime beni bu kurallar içinde yönetmek zorundasın direktifi, Yönetimin, Halka seni bu kurallar içinde yöneteceğim taahhüdüdür.

*Bireylerin, halk gruplarının, tüm ulusun ve devletin, haklarını ve sorumluluklarını belirleyen belgedir..

İşleyen bir Anayasası olmayan topluluklar ulusal bilinçten yoksundurlar, ya dış güçler tarafından sömürülürler, ya da iç zorbalar tarafından güdülürler.

Konunun öneminin bilincinde olmama ve ilgi duymama rağmen, Yeni Anayasa yapmanın altında yatan gerçek amacı bilmiyorum, eksikleri tamamlamak, yanlışları düzeltmek mi, yoksa köklü bir yeniden yapılanma mı? Halbuki ilk olarak, net bir şekilde, açık yüreklilikle ve dürüstçe, amaç ortaya konmalıydı. ”Ben yeni bir anayasa yapacağım ama fikrimi beyan etmiyorum, herkes fikrini söylesin, ben onları birleştiririm” diye yola çıkmak bir şeylerin saklanmak istendiğinin açık işaretidir. Proje sahibi amacını açıklar, halkı bu ihtiyaca inandırır, sonra da etkin kuruluşlardan, bilim adamlarından ve halktan düşüncelerini ve önerilerini sorar, buna karşın uzmanlar ve halk konuyu değerlendirip sorumluluk bilinci içinde önerilerini dile getirir, tavrını ortaya koyar.

GEÇMİŞTEKİ ANAYASA SÜRECİMİZ:

Bugüne ışık tutmak amacıyla çok kısa bir hatırlatma yapacağım. Bugünün kökleri geçmiştedir, aldanmamak, aldatılmamak için geçmişi doğru bilip, ders almak zorundayız.

*1876, Birinci Meşrutiyetin Anayasası.. Abdülhamit, anayasaya karşı olmakla beraber, tahta çıkabilmek için anayasayı yürürlüğe koymayı kabul etti ve sözünü tuttu. Fırsat bekliyormuş, kısa süre sonra, 1877-1878 (93) Osmanlı-Rus Harbini bahane ederek, Anayasayı yürürlükten kaldırdı, otuz üç sene, ülkeyi casuslarının kontrolünde, demir yumrukla yönetti. İlk Anayasanın yapımında birinci derece emeği olan Mithat Paşayı önce Sadrazam yaptı, sonra azlederek, muhakeme ettirip idama mahkum ettirdi. Karşılaştığı tepki üzerine cezayı ömür boyu hapse çevirip sürgüne gönderdi, Taif’te, zindanda boğdurdu…  Bu ibret verici olayı dedelerimiz yaşadı, olayın iki aktörü ve onların takipçileri içimizden çıktı. Dün olmuş, benzeri bugün olmaz diyebilir miyiz?

*1908 İkinci Meşrutiyet Anayasası.. İttihat ve Terakki Partisinin baskısıyla,  Abdülhamit ikinci defa anayasayı yürürlüğe koyduysa da, fırsat kollamaya başladı, 31 Mart Vakası diye tarihe geçen, gerici ayaklanmayı lehinde kullanmak isteyince tahttan indirildi. İki olayda da çatışanlar toplumumuzun ilerici, aydınlıkçı düşünürleri ile gerici ve çıkarcı çevreleri…

*Birinci Dünya Harbi içinde Osmanlı Mebuslar Meclisi kapatılmıştı. Mustafa Kemal Paşanın etkisiyle harpten sonra açıldı, fakat kısa süre sonra İşgalci Kuvvetler tarafından kapatıldı..

*23 Nisan 1920, TBMM… Osmanlı Mebuslar Meclisinin kapatılması üzerine, Mustafa Kemal Paşa’nın çabalarıyla, Halkın Meclisi, TBMM Ankarada açıldı… TBMM, 1921 de, kısa, öz, ilk Anayasasını yaptı…, 29Ekim 1923 de Cumhuriyeti ilan etti…, 1924 te daha kapsamlı ikinci Anayasasını kabul etti…, 1928 de, Anayasadan ”Devletin Dini İslamdır” ifadesi çıkarıldı…, 1937 de, Anayasaya ”Laiklik” ilkesi konuldu. Bu süreç, Halkın Meclisnin, TBMM nin, Ümmetten-Tebaadan, Vatandaşlığa, teokratik ve otoratik siyasi sistemden, Cumhuriyete adım, adım ilerleyişidir…

*1961 Anayasası… 1950 seçimlerini kaybeden, Cumhuriyetin kurucusu ve yılların tek partisi, iktidarı seçimi kazanan siyasi partiye devretti. Bu olay, Türk ve Dünya demokrasi tarihinde bir örnektir.  Ancak, iktidara gelen siyasi parti, devrimlere karşıt çabalar içine girdi, liderleri, TBMM de, ”Siz isterseniz şeriatı bile geri getirirsiniz” ifadesiyle niyetini açığa vurdu. Demokrasiyle bağdaşmayan, askeri darbeyle 1960 yılında iktidaradan uzaklaştırıldı.  1961 Anayasası yapıldı, ilerici bir Anayasaydı, daha sonraki yıllarda siyasiler tarafından ”çok bol”, ”bize göre değil” gibi suçlamalara maruz kaldı ve daraltıldı.  Siyasilerimizin demokrasi anlayışı ve siyasi beklentileri 1961 Anayasasının demokrasi anlayışıyla uyumlu değilmiş.

*1982 Anayasası… Türkiye fırtınalı süreçlerden geçti, yirmi sene sonra, 1980 de, demokrasiyle bağdaşmayan, bir askeri darbe yaşandı. 1982 Anayasası yapıldı. Siyasilere Anayasa beğendirmek zor, 1961 Anayasasını, ”çok bol” diye suçlamışlardı, 1982 Anayasını da, yıllarca istedikleri gibi kullandıktan sonra, gün geldi suçlamaya başladılar… Amaç üzüm yemek değil de, bağcıyı dövmek olunca, zamana ve koşullara göre çok farklı davranılabiliyor.

Anayasa konusunda hiç de boş olmadığımız görülüyor, defalarca, yapmışız, bozmuşuz, hep aynı veya çok benzer, görüşler çatışmış…

Yukarıdaki olayları dile getirmekten amacım bazılarını savunmak, bazılarını suçlamak değil, vurgulamak istediğim demokrasi kültürünün kolay kazanılmadığı ve Anayasanın önemidir. Demokrasi aldatmacaya o kadar müsait ki, demokrasiyi kovmak için en çok demokrasinin nimetleri ve anayasalar kullanılmıştır. Bireyler ve toplum, bilgili ve bilinçli değilse kandırılmak ve bedel ödemek kaçınılmaz oluyor.

YENİ ANAYASADA OLMASINI İSTEDİĞİM NİTELİKLER:

*Adaletli, barışçı, uzlaşmacı, akılcı, bilimci, gerçekçi olmalı, düşünce ve inanç özgürlüğünü güvenceye almalı..

*Irkçı, ümmetçi anlamında değil, toplumun ortak kültürü, ortak çıkarları ve ortak geleceği açısından ULUSÇU olmalı. ULUS, VATAN ve DEVLET kavramları arasında, geçmişin kültürel değerlerine ve çağın gerçeklerine uygun bir denge sağlamalı.

*Egemenliğin sahibinin ULUS olduğu bilincinden hareketle, MİLLİ İRADENİN yönetime etkin bir şekilde yansımasını sağlamalı.

*Ulus iradesini, kuvvetler ayrılığı ilkesine uygun olarak, yasama, yürütme ve yargı erkleri aracılığı ile kullanmalı.. Cumhurbaşkanı kuvvetler arasında koordinenin sağlanmasınında etkin rol almalı.

*Devlet ve Vatandaş yargı önünde eşit olmalılar.  Vatandaşların sorumluluklarının yanında Devletin de sorumluluğu olmalı. Devlet kalkanı arkasınada suç işleyenlerin cezası kendi adına suç işleyenlerden daha fazla olmalı.

*Devletin yabancıları vatandaşlığa kabul etme ve vatandaşlıktan çıkarma hakkı olmalı, fakat bu vatanda doğan insanları vatandaşlıktan atma hakkı olmamalı. Yasal cezalar ayrı.

*Yerel yönetimlere yasalarla geniş yetkiler verilmeli fakat, ÜNİTER DEVLET yapısı bozulmamalı. Bireylerin özgürlüğüne, eşitliğine evet, etnik ve inanç gruplarının kültürel değerlerini kullanmalarına evet, bölgesel özerklik, feodal yönetim gibi siyasi özerkliklere hayır.

*”T. C. Devleti”, ”Türk Ulusu”, ”Türkiye” , ”Resmi Dil Türkçedir” kavramları yerli yerinde kalmalı, fakat, bölücülüğe ve ayrımcılığa kaçmamak şartıyla, var olan bütün gruplar ana dillerini, örf ve adetlerini, kültürel değerlerini serbestçe yaşayabilmeliler, kendilerini eğitebilmeliler…

*Türk kültüründen ve Atatürk’ün kurduğu T.C. Devletinden kurtulmak isteyen bazı dış ve iç odaklar,  ”Yeni Osmanlıcılık” diye bir tuzak kurmuş durumdalar, Yeni anayasada böyle bir oluşuma fırsat vermek Türklüğün sonu olur, bunun vebalini yapanların torunları bile ödeyemez.

*LAİKLİK ilkesi, inançların ve çağdaş Devlet anlayışının güvencesidir, asla taviz verilmemeli. Laikliğin korunması bireylerden önce Devletin görev ve sorumluluğudur. Devlette görev almış kişilerin laikliğe aykırı hareketleri başka suçlardan daha ağır bir  şekilde cezalandırılmalıdırlar.

*Bu vatanda doğmuş, etnik yapısı, inancı ve düşüncsi ne olursa olsun, hiç kimsenin  ”öteki” konumuna düşürülmesine asla izin verimemeli.

*Kadınlar hukuk karşısında ve toplumsal yaşam içinde tamamen erkeklerle eşit olmalı, ayrıca biyolojik yaradılışlarıdan dolayı pozitif ayrımcılıktan yararlanmalılar.

*Eğitim, en ufak bir tavize meydan verilmeden, çağdaş bilimsel kriterlere göre yapılmalı. Anlama ve seçim yapabilme yaşından önce çocuklara beyin yıkama kapsamında hiçbir düşüncenin ve inancın eğitiminin verilmesine izin verilmemeli, yapanlar cezalandırılmalı.

Yazdıklarım birikimlerimin ve samimi düşüncelerimin ürünüdür. Eksik ve yanlışlarım olabileceği gibi, düşündüklerimi tam ifade edememiş de olabilirim, o nedenle her türlü soru ve eleştiriye açığım. Ortak akılla hareket edersek, ortak doğrularda buluşabilir, ortak geleceği hazırlayabiliriz.

Yeni anayasada bilinçsizce veya kandırılarak yapılacak en küçük hatanın bile ayaklarımıza geçirilmiş esaret zinciri olacağına bir daha dikkat çekmek isterim..

Son söz, bugüne kadar, hep Türkü, Türke kırdırdılar. Bütün içtenliğimle herkese çağrıda bulunuyorum, aldanmayalım, kandırılmayalım, kendi kuyumuzu kendimiz kazmayalım.                 Cemil Özer…. 14. Mart. 2012…

DOĞRU NEDİR

Posted 11 Kas 2011 — by admin
Category Uncategorized

29 Ekim 2011…

ATATÜRK’ÜN ‘’En büyük eserim’’ diye nitelediği Cumhuriyetimizin ilanının, seksen sekizinci yıldönümü, Ulus ve Devlet olarak, derin bilinç ve büyük coşkuyla kutlamamız gereken bir gün.

Geçmişte içeriğini ve kapsamını yetersiz bulduğum kutlama törenlerine şahit oldum ama Cumhuriyet Bayramı’nın yurt çapında kutlanmadığını hiç hatırlamıyorum. Bu sene Van depreminin yarattığı yıkım sebep gösterilerek kutlama törenleri yasaklandı. Acı günlerde şenlik yapmamak, gerekirse ülke çapında yas ilan etmek, acılı insanlara her türlü yardımı yapmak kültürümüzün gereğidir. Ancak, Cumhuriyet Bayramı’nı törenlerle kutlamak bir eğlence şenliği değil, Cumhuriyet’in bilincinde olmanın, cumhuriyete bağlılığın, Ulusun Birlik ve Beraberliğinin bir güç gösterisidir. Bu gösteri dostları sevindirir, düşmanları üzer. Cumhuriyetin önemsenmemesi, bizi Ulus yapan korun üzerine kül serpilmesi de Ulusun büyük çoğunluğunu üzerken, birilerini sevindirmiştir.

Cumhuriyet olmasaydı dünyaya ‘’reaya’’ olarak gelmiş olacaktım, Cumhuriyet sayesinde ‘’vatandaş’’ olarak geldim. Bizim nesil, Cumhuriyet’in bize bahşettiği bu paha biçilmez kazanımın borcunu ödemek için çaba sarf etti fakat görüyorum ki yeterli olmamış, şekilci, klasik sözlerle yetinmiş, Cumhuriyet’in faziletlerini bilinçlere kazıyamamışız. Aydın geçinen okumuşların günahı. Siyasetçiye her zaman çok güvenmedik ama devletin bazı temel kurumlarına da fazla güvenmişiz. Geldiğimiz noktada, Cumhuriyet’in temel nitelikleri tehlikede, gerçekleri görüp bilgili, bilinçli, azimli yöntemlerle önlem almazsak, ismi cumhuriyet fakat içeriği bambaşka bir siyasi rejimle karşı karşıya kalabiliriz. Read More

DÜŞÜNME – DEĞERLENDİRME

Posted 17 Eki 2011 — by admin
Category Uncategorized

13 Ekim 2011

Çok sıkıntılı bir süreçten geçiyoruz, bazı konular bıçak sırtında, Türkiye bir anda kendini hiç istenmeyen ortamlarda bulabilir. Doğru düşünmek, doğru değerlendirmek ve doğru hareket etmek hayati önem taşıyor. Bu çalışmayı yaparken on sene önceki bir yazıma rastladım, önce onu kısaltarak aktarıp sonra, bugünün olaylarını değerlendirmeye çalışacağım..

*

30. 12. 2002….

Türkiye zor günler yaşıyor. Aslında kolay günler yaşadığımızı da hatırlamıyorum.

*Açlık…, Hukuksuzluk…, Hortumculuk…, Siyasi ve dini bağnazlık…, Fanatizm…, Anarşi ve terör… Genelde kendimizden kaynaklanan iç sorunlarımız.

*Müdahale…, Yönlendirilme…, Dışlanma…, Horlanma…, Bir yerlere sürüklenmemiz…, Girmek istediğimiz bir yerin kapılarının kapatılması… Genelde dış güçlerin kotarıp bize dayattığı sorunlarımız.

Düşünüyorum, sorunlarımızda bizim hata payımız ne kadar, dış odakların payı ne kadar? Elbette dışarıdan gelen çok kötülük var, ama hatanın büyüğü bizde. En büyük eksiğimiz, kendimizi, konumumuzu ve bize yönelik doğal ve siyasi tehditleri iyi tanımıyoruz. Aldanıyoruz, kandırılıyoruz, kendimizi ve çevremizi, bazen, olduğundan daha fazla abartıyor, bazen de olduğundan fazla küçümsüyoruz. Kendine güvenmek aranılan bir niteliktir fakat gerçekçi olunmaz, ölçü kaçırılırsa, hesaplanamayan risklerle karşılaşılır. Hem coğrafi konumumuz, hem de tarihi geçmişimiz itibariyle hassasiyetlerimiz var. Şunu çok iyi bilmeliyiz ki, hiçbir dış güç veya dış odak, kesinlikle,  güçlü bir Türkiye istemiyor. Bugüne has değil, dün de böyleydi. “Tam Bağımsız Türkiye’’ yerine, ekonomik, teknolojik, askeri ve siyasi bakımdan kendilerine bağımlı, amaçları doğrultusunda kullanabilecekleri bir Türkiye istiyorlar. Siyasetin gerçeklerini göz ardı edemeyiz, herkes önce kendi çıkarını düşünür, konumlarımız değişse benzer şeyleri biz de onlar için düşünebiliriz.

Bizim, Devlet ve Ulus olarak kendimize çeki düzen vermemiz şart. Çevremizle doğru ilişkileri sürdürürken, gücümüzü artırma, dışa bağımlılığımızı azaltma, ‘’Yurtta barış, Dünyada barış’’ anlayışını siyasetimizin temeli yapmak zorundayız. İçte birlik ve beraberlik olmazsa dışa karşı güçlü olunamaz. Dış güçlerin bizim için, “Böl ve Yönet’’ çabasına girmesine gerek yok, biz zaten kendimizi parçalara ayırmışız, onlara sadece istedikleri zaman, işlerine gelen parçayı kullanmak kalıyor. Bir gün, nüfusumuzun % 98’i Müslüman diye övünüyoruz, ertesi gün birbirimizi inançlarımızdan dolayı suçluyor veya dışlıyoruz. Bir gün, Türk Ulusu’ndan söz ediyoruz, ertesi gün, ülkede en az on etnik grubun varlığını öne sürüp, geride Türk bırakmıyoruz. Etnik yapının Allah’ın takdiri, inancın, kişinin tercihi ve temel insan hakları olduklarını bir türlü içimize sindiremedik. Karşılıklı sevgi, saygı ve güveni öldüren, birlik ve beraberliği bozan davranışlar ne akıl ve mantıkla, ne de insani değerlerle bağdaşır. Akıl Allah vergisi bir değerdir, bilgi ile geliştirilip, iyi ahlakla doğru yolda kullanılırsa birçok sorunu çözer. Gerçekleri görüp, ortak akılda buluşmamız ve anlaşmamız şart. Gelin, dünü ve bugünü doğru öğrenelim, doğru değerlendirelim, konuşalım, anlaşalım ve geleceği doğru planlayalım. Bunu yapabilmek için tek ihtiyacımız, adam gibi insanlardan oluşan bir toplum olmamız ve başımıza ‘’ehil’’, ’’kamil’’, ‘’erdemli’’ yöneticileri getirmektir. Bunları yapabileceğimize inanıyorum, yeter ki, güdülmeden, kendi irademizle hareket edebilelim.… 30. 12. 2002… Read More

YAŞANANLAR – HATIRLATTIKLARI

Posted 23 Şub 2011 — by admin
Category Uncategorized

19 Şubat 2011, Cumartesi… TV den haberler…

Muvazzaf ve emekli general ve subay eşleri, Anıtkabir’de, Atatürk’ün manevi huzurundalar… Yaşananları, T.C. Devleti’nin Kurucusuna şikayet ediyorlar…

Şikayet konusu, yasayla, T.C. Devleti’ni iç ve dış tehdide karşı korumakla görevlendirilen, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK) çeşitli kademelerinde görevli, birçok komutanın tutuklanması…

Türkiye’nin, siyasi, ekonomik, kültürel birçok sorunu var, ancak yukarıda sözü edilen sorunun niteliği çok farklı…

Doğaya ayak uyduramayan canlı organizmalar, çağa ayak uyduramayan toplumsal organizasyonlar varlıklarını  sürdüremezler. Türkiye, çağın değerlerini kazanmak, çağa ayak uydurmak için, bireyleriyle, tüm kurum ve kuruluşlarıyla, değişimi içine sindirmeli, yanlışlarını düzeltmeli. Bu kapsamda, TSK da varsa yanlışlarını düzeltmeli, Ulusun güvenini sarsmamalı, Devletin örnek kurumu olma niteliğini, asla yitirmemelidir. Read More

EĞİTİM

Posted 14 Şub 2011 — by admin
Category Uncategorized

Namık Kemal’den, öğütler, uyarılar: (1)

*Asrımıza hakim olanları (hükümet adamlarını) doğruluktan ve selametten sapmış görerek, hükümet kapısından şerefle ve saadetle çekildik..

*Kendini insan bilen halka hizmetten usanmaz ve mert olan mazluma yardımdan el çekmez…

*Millet hakir olduysa onun şanına bir eksiklik gelir sanma, cevher yere düşmekle kıymet ve itibardan düşmez…

*Dünyada zalimin yardımcısı alçak kimselerdir, insafsız avcıya hizmet etmekten zevk alan köpektir…

*Bir insan ki, kendi kendinden utanmaz da ayıplanmaktan arlanır, o, kendisini dünyada herkesten aşağı kabul ediyor demektir…

*Ah, ey HÜRRİYET güzelinin yüzü, sen ne büyüleyici imişsin! Gerçi esaretten kurtulduk, fakat senin aşkına esir olduk…

*Gezdiğin nazlı sahalar zulüm köpeklerine kaldı, ey yaralı kükremiş aslan, bu gaflet uykusundan uyan…

Read More

Gençler bilebilseydi, yaşlılar yapabilseydi

Posted 27 Oca 2011 — by admin
Category Uncategorized

Bu iki olgu gerçekleşebilseydi, ülke güllük gülistanlık olurdu anlamında toplumsal bir ifade…

Bilmenin de, yapabilmenin de çok önemli yetenekler olduğu su götürmez bir gerçek, ama her şeyin çok güzel olabilmesi için yeterli olduklarını düşünmüyorum. Yönetenler, toplumsal önderler erdemli değillerse, faziletin aracı olan bilgi, rezaletin, güç de vahşetin aracı haline dönüştürülebiliyor.

Dünyanın değişik bölgelerinde, özellikle İslam ülkelerinde yaşanan sefaleti, ezilmişliği, çağ dışı kalmışlığı “alın yazısı” diye empoze edip kendileri sultanlar gibi yaşayan, bir şekilde yönetme gücünü eline geçirmiş, kerameti kendinden menkul, kanaat önderlerine insan demek mümkün mü?

Ülkemizde yaşanan, siyasi, ekonomik, kültürel kargaşayı doğru analiz edersek, dışa vurulan nedenlerin ve gerekçelerin aldatmaca olduğunu, gerçek nedenlerin insanlık dışı, çıkar, hırs, ideolojik hedefler olduğunu görmek için çok bilgili ve yaşlı olmak gerekmiyor. Kültürel değerlerin arkasına saklanarak, insanları korkutarak, kendi siyasi ve ideolojik hedeflerini gerçekleştirmek için komplo kuran, insanları aldatan sahtekarların gerçek yüzünü görebilmek kurtuluşun ilk adımıdır.

Refaha ulaşmak ve sahip olduğu değerleri korumak arzusu insani bir zorunluluktur. Bunu sağlamak için ötekini ezmek insanlık dışı bir davranıştır. Kabul edilmiş, üzerinde uzlaşılmış kuralların doğru uygulanmasını sağlamak veya beğenilmeyen kuralların değiştirilmesi bir mücadeleyi gerektirir, emek verilmeden, bedel ödenmeden hiçbir şey kazanılmıyor. Hakları elde edebilme mücadelesi bilgi ve güç gerektirir, ancak yeterli değildir, ne istediğinin bilincinde olmak, hedef ve güç arasındaki dengeyi doğru belirlemek çok önemlidir. Her maddi kazanç insani değildir, başkalarının da yaşam ve kültürel hakları olduğunu göz ardı ederek kazanılanlar, uzun vadede kaybetmenin ve çöküşün asıl sebebi olabilir.

Güçleri birleştirip, organize olmak, daha iyiye ulaşmak ve varlığı korumak için doğru bir yöntemdir. İnsanların, Ulus anlayışı içinde, devlet diye bir organizasyon kurmaları bu ihtiyaçtan doğmuştur. Geçmişte, ulus kavramının içeriğinde etnik yapı ve inanç birliği hakim faktörlerdi, bugün tarihi ve kültürel değerler, coğrafi bütünlük, daha ön plana çıkmış durumda. Devlet yapısında da eskiden farklı anlayışlar öne çıkmıştır. Değişmeyen amaçtır.  Amaç; refah ve güvenlik içinde, insan gibi yaşamak ve varlığı sürdürmektir. Zamanın koşulları içinde ulus olmak bile yetmemiş, uluslardan oluşan gruplar oluşturulmuştur.

Hiçbir devlet bir başka devletin gözü kapalı dostu değildir, ilişkiler karşılıklı çıkarlardaki dengeler üzerine oturur. Fırsat bulanın ötekinden bir şey koparmaya çalışacağı akıldan çıkarılmamalıdır.

Bir ulus içindeki bireylerin ve grupların, doğal farklılıklarına rağmen, tarihe ve coğrafyaya dayalı ortak kültürel değerlerinin yanında bir arada olmak zorunlulukları vardır, aksi halde varlıklarını sürdüremezler. Bu anlayışla bir araya gelmişken, farklılık ve üstünlük iddiasını ortaya atmak, parçalanma ve yok olma sürecini başlatmak demektir.

Ulus devletlerde, gerek gruplar arasında, gerekse, ulusla, devlet arasında, birbirlerine karşı, insanca ve uzlaşmacı yaklaşım şart olmakla beraber, bazı koşullarda, tüm ulusun refahı ve birliği, ülkenin bütünlüğü, devletin sürekliliği tehlikede ise, karşılıklı özveri kaçınılmaz olur.

Ulus olmak da, devlet olmak da başlı başına bir değerdir ve bu değerin korunması zordur. Bunun idraki içinde olmayanlar aptaldır, kandırılmıştır veya etik değerlerden yoksun, insan görünümündeki sömürücülerdir.

Kendine benzemeyenleri öteki kategorisine sokanlar hasta ruhlu insanlardır. Devlet, devletliğini, ulus, ulusluğunu bilirse, devlet de, ulus da kutsaldır. Devlet ulus için kurulmuştur, ulusun efendisi değildir, ancak devletin varlığı tehlikede ise, ulusun gönüllü olarak özveri göstermesi asil bir davranıştır. Devletsiz ulus, ulussuz, devlet olmaz.

T. C. Devleti’nin kurucusu, Yüce İnsan, Atatürk, “Türk Ulusunun kültürel olarak çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmasını” hedef gösterdi. Biz bunu başaramadık. Bu başarısızlıkta sadece yönetenlerin değil, yönetilenlerin de günahı büyük. Egemenliğin kayıtsız şartsız sahibi ilan edilen ulus bu büyük yükü taşıyamadı. Taşıyamadı, çünkü egemenliğin ne demek olduğunu anlamadı ve kendisini aldatan yalancıların tuzağına düştü…

Türkiye, jeopolitik konumu ve doğal kaynakları nedeniyle dış güçlerin hedefidir. Türkiye, Cumhuriyetle başlatılan devrimlerin karşısında olan, sömürücülerinin, karşı devrimcilerin hedefidir.

Eğitim, genetik yapısı insan olanları, fikren de insan yapmayı amaçlar. Çağdaş eğitim sisteminin uygulanmadığı bir toplumda, çağdaş düşünceye sahip gençlerin çoğunlukta olması da, çağdaş bilince sahip olmayan, kandırılmış bireylerin oynanan oyunların farkında olması ve haklarını koruyabilmesi de mümkün değildir.

Bilmeyen gençler, yapabilme gücünden yoksun yaşlılar, şeytana pabucu ters giydirme yeteneğindeki yaratıklarla mücadele edemezler.

Varlığımızı, özgürlüğümüzü, onurumuzu koruyabilmek için, önce aydınlanmak, gerçekleri görmek, sonra da haklarımızı elde etmek için mücadele etmek zorundayız. Başkalarının merhametine sığınmak hem bize yakışmaz ve hem de kesinlikle bir kurtuluş yolu değildir.

Refah, özgürlük ve güvenlik içinde olabilmek için, arayışlarınız ve çabalarınız asla  bitmesin… 21 Ocak 2011

“TÜRK MİLLETİNİN TAKİP ETMESİ GEREKEN SİYASİ İLKE: MİLLİ SİYASET”

Yorumlar Kapalı
Posted 22 Ara 2010 — by admin
Category Uncategorized

{NUTUK}

Dünyanın bugünkü genel şartları, yüzyılların dimağlarda ve karakterlerde yerleştirdiği gerçekler karşısında, HAYALCİ olmak kadar büyük yanılgı olamaz. TARİHİN ifadesi budur, İLMİN, AKLIN, MANTIĞIN ifadesi budur.

“Efendiler, Meclisin açıldığı ilk günlerde, Meclis’e, içinde bulunduğumuz durum ve şartları açıklayarak, takip edilmesini ve uygulanmasını yerinde bulduğum görüşlerimi arz ettim. Bu görüşler, Türkiye’nin, Türk Milleti’nin takip etmesi gereken siyasi ilke ile ilgiliydi.

Bilindiği gibi, Osmanlılar zamanında, çeşitli siyasi ilkeler takip edilmiş ve edilmekteydi. Ben, bu siyasi ilkelerin hiçbirinin, yeni Türkiye’nin siyasi şekillenmesinde ilke olarak kabul edilemeyeceğine inanmıştım. Bunu Meclis’e anlatmaya çalıştım.

Efendiler, bilirsiniz ki, hayat demek, mücadele ve müsademe demektir. Hayatta başarı kazanmak, mutlaka mücadelede başarı kazanmaya bağlıdır. Bu da maddi ve manevi güç ve kudrete dayanan bir husustur. Read More

Gelenek ve gelecek

Posted 22 Kas 2010 — by admin
Category Uncategorized

Gerçek Müslüman, kula değil, Allah’a teslim olan insan değil mi? Yalanın her türlüsü çok çirkin olmakla beraber, en çirkin yalan, insanları inançlarıyla aldatmak değil mi?

Kurban Bayramı, her yıl olduğu gibi, geldi, yaşandı, gitti. Gelecek yıl daha iyi koşullarda karşılamayı diliyorum. Read More