Yaşamımızın köşe taşları: Osmanlı V

Yaşamımızın köşe taşları: Osmanlı V için yorumlar kapalı
Posted 26 May 2015 — by Cemil Özer
Category Uncategorized

Osmanlı’nın, “Keşke iki yüzlü dostum olacağına, dürüst düşmanım olsaydı” dediği olmuş mudur? Yazı dizimizin bu son bölümünde Osmanlı’nın çökme nedenlerini somut olarak ele alacağız.

Osmanlı’da kişisel menfaatler için birçoklarının hatta padişahların bile harcandığını bir önceki yazımızda birlikte gördük. Genç Osman’ın talihsiz ve hazin sonu, Kuyucu Murat Paşa’nın halkı cezalandırırken hunharca yöntemler kullanması, Abdülhamit’in anayasayı kabul edip kaldırması ve yeniden kabul etmesi, 31 Mart Vakası gibi birçok olayı ele aldık. Bu olaylar yavaş yavaş Osmanlı’nın sonunu hazırlıyordu. İşte şimdi, yazı dizimizin bu son bölümünde Osmanlı’nın çökme nedenlerini somut olarak ele alacağız.

İç etkenler;

Devlet yapısının, toplumsal yapının, zamanın getirdiği yeni anlayışlara göre çağa uydurulmaması, inanç sisteminin akılcı temele oturtulmamış olması her türlü sebebin temelidir.

Temel politika olarak, halkın refahının, devletin sürekliliğinin ve güvenliğinin değil, öncelikle saltanatın, hanedanın imtiyazlarının korunmasının esas alınması önemli bir nedendir.

Toprak düzeni adil değildi, halka hitap etmiyordu. Daha sonra iltimas, kayırma gibi maksatlı kullanımlarla iyice bozuldu. Halkın çilesi can derdine dönüştü, isyan derecesine vardı.

Fetihler durdu, vergi, haraç azaldı. Üretim zaten yoktu. Devlet katında ekonomik düzen diye bir anlayış da yoktu. Açık ve örtülü soyguncular halkı sömürüyordu, insanlar aç ve açıktaydı ama saray “Lale Devri”ni yaşıyordu.

Koruma gücü kalmayınca topraklar elden çıkmaya başladı. Kaybedilen topraklardan geriye göç etmek zorunda kalanlara geldikleri yerde toprak bulunamadı. Eskiden el sanatları düzeyindeki teknoloji, az çok bir işe yararken gelişen teknoloji karşısında dayanamadı, karın doyuramaz bir hale geldi.

Devlet, teknolojik ve bilimsel çalışmaları teşvik etmediği gibi bazı ferdi çabaları bile engellediği için Sanayi Devrimi’nde ve bilimsel gelişmelerin içinde yer alınamadı.

İp bile üretilemediği için, halk arasında, “Asılacaksan İngiliz ipiyle asıl” gibi söylemler oluştu.

Merkezi güç zayıflayınca taşra yönetimi, beylerbeyleri, valiler, sipahiler fütursuz hareket etmeye başladılar. Devlet önce bunları görmezden geldi sonra açıkça taviz verilerek, Ayan, Bey, Ağa, Şeyh, gibi küçüklü büyüklü bölgesel güçleri meşrulaştırdı. Kanuni’nin başlattığı lütuf dağıtma kapitülasyonları, siyasi baskıyla çoğaldı ve devletin-milletin kanını emmeye başladı. Gümrük duvarları kurulamadı. Ülke yabancının açık pazarı haline geldi. Kara sularında, demiryollarında, işletme hakları yabancının inhisarına geçti. Devlet maliyesi bile, “Düyunu Umumiye” yönetimi adı altında yabancı güçlerin eline geçti.

Devlet, azınlık konumundaki tebaasını kendi mahkemelerinde yabancı konsoloslukların gözetimi, avukatlığı olmadan muhakeme edemez duruma geldi. Önce Ruslara verilen Ortodoks halkın haklarını koruma imtiyazı, daha sonra genişleyerek, her yabancı devletin Osmanlı’daki kendi ırkını koruma imtiyazına dönüştü.

Dış Etkenler;

17.yy sonundan itibaren Avrupa devletleri arasındaki mezhep çatışmaları azalmaya başladı, güçlendiler, aralarında birlik, dayanışma oluşturdular. Kendi aralarındaki mücadele bitince Osmanlı’yı ortak düşman konumuna getirdiler. Osmanlı’nın coğrafi konumu ve gücü, bazı yabancı devletlerin sıcak denizlere çıkmasını, bazılarının da ekonomik kaynaklara ulaşmasını engellediği için, Osmanlı!yı hedef aldılar. Osmanlı’nın kaynaklarını elinden almak ve Osmanlı ülkesini kendi ürünlerinin ve teknolojisinin pazarı haline getirmek, Osmanlı’nın demiryollarını yapmak, deniz alanlarında işletme hakkını ele geçirmek için Osmanlı’yı çok zorladılar.

Osmanlı, düşmana karşı savaşmak için ihtiyacı olan silahı ve mühimmatı bile düşmandan almak zorundaydı. Kurumlarını yenileştirmek için onların uzmanlarına muhtaçtı.

1789 Fransız İhtilalinin ortaya çıkardığı bağımsızlık, eşitlik, özgürlük gibi fikirler-tezler en çok Osmanlı’yı etkilemiştir.

Osmanlı’yı Yıkılmaktan Kurtarma Çabaları;

Osmanlı’nın çöküşünün, Sultan Süleyman’la başladığını düşünüyorum. Abartılı bir iddia denebilir. Kanuni döneminin Osmanlı’nın en güçlü dönemi olduğu kesin, ancak toplumlar güçlü dönemlerinde aldıkları yaraları veya bünyelerine sızan mikropların etkisini hissetmeyebilir, küçümseyebilir, onlar da rahatça gelişip yayılırlar.

Kanuni-Hürrem döneminde alınan yaralarla Osmanlı’da kültürel çöküntü başlamıştır. Bir büyüklük emaresi gibi gösterilen Kapitülasyonlar siyasi sistemin bozulmasının başlangıcıdır. Denizci/Haritacı Piri Reis’in kellesini alarak, keşifçi, araştırıcı, bilimci çöküş başlatılmıştır.

Aydın kesimin çöküşü önleme çabaları;

Tanzimat’tan önce:

Dışa karşı korunmanın en önemli gücü olduğu için, mevcut yapıyı düzeltme, yeniden yapılandırma, çalışmaları Orduda başlatıldı. 1nci Mahmut’tan itibaren gelişmiş Batı ülkelerinden askeri uzmanlar getirildi. 3. Selim Dönemi’nde Nizam-ı Cedit adı altında yeni bir düzenleme çabalarına girildi.

Her türlü bozulmanın kaynağının toplumsal bozulma olduğu gerçeği görülemediği için veya cesaret edilemediği için toplumsal düzene el atılamadı. Bütün çabalar, Kabakçı Mustafa Ayaklanmasıyla (1807) bir anda yok oldu. 2. Mahmut, daha köklü tedbirler alma çabasına girdi. Yeniçeri Ocağı’nı çok kanlı bir şekilde ortadan kaldırdı. Eski eğitim sisteminin yanında, özellikle teknik alanda yeni eğitim sistemi ile çalışan öğretim kurumları açıldı.

Tanzimat Sonrası;

Mustafa Reşit Paşanın hazırladığı Tanzimat Fermanı (3. Kasım. 1839) Osmanlı’da önemli bir dönüm noktasıdır. Kişilerin can, ırz ve mallarının güvence altına alınması, Tanzimat Fermanı’nın temel yaklaşımlarından biridir. Demek ki, yüzlerce yıldır süren düzensizlik, keyfilik, hukuk kurallarından yoksunluk, kendi insanının ırzını, canını, malını koruyamıyor, insanının karnını doyuramıyordu. Tanzimat Fermanı’yla, teorik olarak, insan haklarını teslim etme sözü veriliyor ancak tatbikatta o kadar kolay olmadı. Sahip oldukları imtiyazlardan vaz geçip, bu hakları sahiplerine vermek istemeyen Sipahi, Ayan, Ağa, Şeyh gibi güçler zorluk çıkardılar. Türk toplumu kendisine verilmesi gereken hakların bilincine varıp sahip çıkamadı.

Azınlık kesim verilen bireysel haklarla yetinmeyip, Fransız İhtilali’nin getirdiği anlayıştan yararlanarak özerklik, bağımsızlık peşinde koşmaya başladı.

Dün azınlıklar ikinci sınıf iken, Tanzimat Fermanı’yla beraber onlar Türk-Müslüman kesim ikinci sınıf konumuna düştü. Tanzimat Fermanı, devletin dinsel yapısını değiştirmediği için, dini kurallar çağdaş hukuk kurallarının yaşama geçmesini engelliyordu. Türk halkının üzerinde hem devletin baskısı, hem de dinci imtiyazlıların istismarları devam etti. Üstelik aydınlanma hareketlerinden etkilenmesinler diye üzerlerindeki baskı artırıldı.

Müslüman olmayan Dini gruplar Dış Güçlerin de desteği ile inanç ve ibadet özgürlüğü adı altında, adeta yarı bağımsız bir konuma geldiler. Bunların dini kurumlarının içinde nelerin yapıldığını bilmek de sorgulamak da mümkün değildi.

Tanzimat, devleti Batı’nın ekonomik sömürgesi olmaktan kurtaramadı. Batı, Kapitülasyonlardan sağladığı ayrıcalığı bırakmazken Osmanlı’nın, eğitimsel, teknik, sermaye ihtiyaçlarında paylarını artırmak için yarışa girdi, Osmanlı’yı borçlanmaya teşvik etti.

Fransız İhtilali’nin yarattığı siyasi ortam, eşitlik, özgürlük, milliyetçilik söylemleri, siyasi yapısı nedeniyle en çok Osmanlı’yı etkiliyordu. Osmanlı, ortamı değerlendirip, olabilecekleri kabullenmek, olmayacaklara önlem almak gibi makul bir yol izlemek yerine bu akımların tümüne kapılarını kapatarak sorunları aşacağını zannetti, bu mümkün değildi, beklediğini elde edemedi.

Osmanlının mevcut yapısıyla yola devam edilemeyeceğinden, 1870’li yıllarda bir kültürel kimlik arayışı su yüzüne çıktı. Osmanlı kimdir, varlığını sürdürmek için mevcut koşullar içinde kendisini nasıl tanımlamalıdır?

Öne sürülen görüşleri isim olarak belirteyim;

Osmanlıcılık;

Osmanlı etiketi altında bir federasyon yapısı oluşturarak farklı etnik ve inanç gruplarını bir şemsiye altında tutulabilme görüşüdür.

Pantürkizm/Türkçülük;

Bütün Türkleri birleştirmek hayali..

Panislamizm/Ümmetçilik;

Bütün Müslümanları birleştirme hayali. Kapsamı, sınırları belli olmayan, içeriği bilinmeden taraftarı en fazla olan bir görüş.

Bu tezlerden herhangi birini hayata geçirmek için ön koşul olarak, hanedanın şu ilkeyi kabullenmesi gerekiyordu; “Devleti kurtarmak için, kişisel egemenlik imtiyazından vazgeçilmelidir. Milletin hakları Padişahların imtiyazlarının üstünde tutulmalıdır. Tanzimat ilkeleri geniş kamusal hürriyetlerle desteklenmeli ve bu yolla Padişahlar da denetlenmelidir.”

Bu yaklaşım, Osmanlı sürecinde, düşünce-fikir bazında, Saltanata karşı başlatılmış ilk hürriyet mücadelesidir. Padişah ve İmtiyazlı Kesimler bu yaklaşıma destek vermedikleri için bu düşünceleri savunan aydınlar üzerindeki baskılar çok artırıldı. Özellikle Padişah Abdülaziz (1861-1876) baskıları çok artırdı, Namık Kemal, Ziya Paşa gibi, yeni akımın öncülüğünü yapan değerli insanlar ülkeyi terk etmek, yurt dışına kaçmak zorunda kaldılar. Batı bu aydın İnsanlara “Jön Türkler” adını verdiler.

Padişah Abdülaziz tahttan indirildi, yerine geçen 5. Murat akıl yönünden rahatsızdı, o da indirildi. Aydınlarla yakın ilişki içinde olan Veliaht Abdülhamit, anayasayı ilan etme sözü vererek tahta çıktı. 1876’da Osmanlı’da Meşrutiyet dönemi başladı.

Halkın seçeceği Mebuslardan oluşan Meclis kanunları yapacak, hükümeti denetleyecek, sistemde üyeleri Padişah tarafından atanan Ayan Meclis yer alacak. kanunları onaylama yetkisi Padişahın.

Gerçekten çok önemli, çok ileri bir adım, ancak gelinen noktayı benimsemek, yaşama geçirmek için önce dürüstçe, sonra da akıllıca çaba sarf etmek şart. Abdülhamit zeki bir adam, bu aşamaya gelinmesinde rolü büyüktür, ancak Abdülhamit’in amacı bu ortamı gerçekleştirmek değil, bu düşünceye tutunarak tahta çıkmak ve İslamcı görüşünü yaşama geçirmekti. Nitekim tahta çıktıktan sonra ilk fırsatta, Osmanlı Rus Harbi’ni bahane ederek sözünden döndü, Meclisi süresiz kapattı ve eskiden daha despot bir yönetimi hayata geçirdi. Milletin çıkarlarını değil, devletin çıkarı gibi gösterip Hanedan’ın iktidarını güvenceye almaya çalıştı. Samimi olsaydı, harp bittikten sonra meclisi tekrar açardı, kapatma yetkisi olduğu gibi açma yetkisi de vardı. Açmadı, hafiye, ihbar, istihbarat sistemi kurarak 33 yıl milleti tam bir despotluk içinde, kişisel politikasına göre yönetti.

Osmanlı’nın özeti Abdülhamit dönemi

Anayasa’yı hazırlayan Mithat Paşa ile el ele vererek iktidara gelmişti. İntihar ettiği söylenen Abdülaziz’i öldürtmekle suçlayarak Mithat Paşa’yı sürgüne gönderdi, orada öldürttü. Eğer Mithat Paşa’nın Abdülaziz’i öldürttüğü doğru ise, onunla işbirliği yaptığı dönemde bunu bilmemesi mümkün mü? Bilinçli olarak, önce Mithat Paşa’ya dayanarak iktidar oldu, sonra Mithat Paşa’dan kurtulmak için verdiği sözlere ihanet etti.

Mithat Paşa’yı sürgüne götüren gemiyi Kız Kulesi açıklarında bekletti, halktan bir tepki gelirse geri adım atmak için. Halk ya olayın farkında olmadı veya bilerek tepki göstermedi. Anayasanın, Meşrutiyetin mimarı Mithat Paşa zindanda boğularak öldürüldü, devlete ve millete hizmetin ödülü!

İttihat ve Terakki Derneği yürüttüğü etkin çalışmaların ve Rumeli’deki Orduların ayaklanması sonucu, 1908 yılında, Abdülhamit tekrar Anayasayı yürürlüğe koydu, fakat amacından dönmesi mümkün değil, gerici 31 Mart Vakası’nı gerçekleştirdi. Selanik’ten gelen Hareket Ordusu ayaklanmayı bastırdı, Abdülhamit tahttan indirildi.

Abdülhamit dönemi tipik bir Osmanlı dönemidir, iyi bilinmeli. “Osmanlıcılar” Abdülhamit’e hayranlar, ona “Yüce Hakan Abdülhamit Han” derler. Abdülhamit’i iyi tanırsanız, “Osmanlıcıları” da iyi tanımış olursunuz. Abdülhamit, İslamcı, Ümmetçi kimlik taraftarlarının kuvvetli lideridir.

Sayıları çok olmamakla beraber aydınlar arasında en çok kabul gören kimlik Türkçülük idi.

Yusuf Akçura’yı zikretmekle yetineceğim. Ziya Gökalp’in Türkçülük tezi üç aşamayı kapsıyor. Birinci aşama; Türkiye Türklerini birleştirip bir güç birliği sağlamak. İkinci aşama: Oğuz Türklerini birleştirip bir güç odağı yapmak. Üçüncü aşama; Pantürkizm… Bütün Türkleri birleştirip bir güç merkezi oluşturmak. Ziya Gökalp, zaman içinde, Pantürkizm’in ve Oğuz Türklerini birleştirmenin bir hayal olduğunu, gerçekleşmesinin mümkün olmadığını kabul ederek, Türkiye Türkçülüğü için çalıştı..

Osmanlı bölümünün son sözleri;

Yazdıklarım benim tespitlerimdir, yanlış varsa, öğrenirsem mutlaka düzeltirim. Tekrar vurguluyorum, bunlar suçlama değil, gerçekleri görmek için özeleştiridir. Kendini sorgulamayan, çağa uydurmayan bireyler ve topumlar bir yere varamayacakları gibi, kimin ayağının altında kalacağı da hiç belli olmaz. Dik durmazsak, doğru yerde durmazsak, güçlü olup ayaklarımızı yere sağlam basmazsak bu Dünyayı bize dar ederler.

Osmanlı’dan bize ne miras kaldı?

Mamur bir vatan mı? Üretim merkezleri mi? Karayolları, demiryolları ya da denizyolları mı? Sanayi Devrimi’nin ürünü teknolojik birikim mi? Sanat eserleri mi? Hanlar, hamamlar mı? İhracatıyla güçlü bir ekonomi mi? Organize olmuş bir tarım toplumu mu? İyi eğitilmiş, çağdaş, sağlıklı, birlik ve dayanışma içinde bir toplum mu?

Karasularımızdaki kabotaj hakkını bile Milli Kurtuluş Savaşı’ndan sonra elde ettik. Kapitülasyonları Lozan’la kaldırabildik. Arabistan’a, Balkanlara yapılan yatırım Anadolu’ya yapılanın kaç katı. Sebep, Arabistan adı üstünde, Kavmi Necip ülkesi, Balkanlar, genellikle, devşirmelerin coğrafyası, Anadolu ise Etrak-ı bi idrak coğrafyası… Bu coğrafyalara yapılanlardan kalan ‘Osmanlı borçlarını bile Anadolu halkı ödedi. Acaba, Osmanlı’nın, “Keşke iki yüzlü dostum olacağına, dürüst düşmanım olsaydı” dediği olmuş mudur?

Bugüne kadar, Osmanlı hanedan mensuplarının, Dünyadaki benzerleri gibi bir hak iddiasında bulunduğuna şahit oldunuz mu? Buna karşın Osmanlıcıların o dönemin koşullarını geri getirmek için nasıl çabaladıklarını yakından izliyoruz. “Büyük Osmanlıcılar” asırlarca Osmanlıyı siyasi ve ekonomik çıkarları için kullanan dış güçlerdir. Sevr’de kazanıp, Lozan’da kaçırdıklarını geri almak istiyorlar. Büyük Orta Doğu Projesi o coğrafyayı yeniden yapılandırmak değil mi?

Yaşamımızın köşe taşları: Osmanlı IV

Yaşamımızın köşe taşları: Osmanlı IV için yorumlar kapalı
Posted 26 May 2015 — by Cemil Özer
Category Uncategorized

Yazı dizimizin bir önceki bölümünde üç önemli padişahın, yani Fatih, Yavuz ve Kanuni dönemini ve çeşitli kavramları ele almıştık. Yazı dizimizin bu bölümünde Osmanlı’da yaşanan bazı olayları sorgulamanızı isteyeceğim.

Kuyucu Murat Paşa

Hırvat asıllı devşirme… Gelmiş geçmiş en büyük zalim derler onun için. Osmanlı’nın önde gelen bir görevlisi, sıfırdan alınıp eğitilip sadrazamlığa kadar çıkarılan bir adamdır. Yaptıklarının teknik kısmı onun ürünü ama kendisi Osmanlı ürünü. Yaptıklarını Osmanlı öyle istediği için yaptı, o bir taşeron, günah Osmanlı’nın. Hem yapmasına göz yumup hem de günahı ona yüklemek “Osmanlıcıların” klasik ikiyüzlülüğüdür.

“Kuyucu” lakabı nereden geliyor? Celali isyanını bastırırken, isyancı, destekçi, erkek, kadın, çocuk, 30 bin kadar Anadolu insanının bir kısmını ölü, bir kısmını diri diri kuyulara gömdüğü için bu şerefli (!) sıfatı kazandı. Öldürttüğü insanların kellelerinden yaptırdığı piramitler insanlara yapılan zulmün simgesi oldu. Devlet isyancıyı tepeler, bunun tartışması olmaz ama devlet bunu yaparken insanlıktan çıkmaz. Halkın açlığını, kendinin zulmünü saklayıp, olayı isyan gösterip insanları diri diri kuyulara doldurup canını alan devlet olamaz.

 

Celaliler Osmanlı’yı parçalayıp ayrı bir devlet kurmak için isyan ettilerse örf ve adetlere göre gereken yapılır. İnançlarından dolayı insanlara zulüm etmek devletin, gerçeği başka türlü göstermek tarihçilerin, bu durumu farkında olmamak biz okuyucuların ayıbıdır.

Kuyucu Murat Paşa bu vahşeti bireysel şöhreti için mi, yoksa kendisini devşiren devletin ana unsuru olan Anadolu insanından intikam almak için mi yaptı, ayrıca üzerinde durulacak bir husustur.

Tophane Rasathanesi

Alim Hükümdar Uluğ Bey 1430’lu yıllarda, teleskopun olmadığı dönemde, gök biliminde güneş ve yıldızlar hakkında çok şey keşfetmişti. Uluğ Bey’in öğrencisi olan Ali Kuşçu, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın elçisi olarak, İstanbul’a geldi, aydın bir kişi olan Fatih Sultan Mehmet bilgisine hayran oldu ve onu Ayasofya Medresesi’nde, Osmanlı Devleti’nin Astronomi alimi olarak görevlendirdi.

 

Ali Kuşçu’nun torunundan da ders alan, Astronom Taki al-Din Efendi Padişah 3. Murat’a başvurarak, Uluğ Bey’in “Yıldız Kataloğu”nu yenilemek için, çalışma izni ve destek talep etti. Padişah hem yetki ve hem de on bin altın verdi.

 

1575 yılında, Tophane’de, sanırım, Avrupa’da bile örneği bulunmayan bir Rasathane kuruldu, uzaya açılan önemli kapı, çok sevindirici başlangıç. Bir süre sonra, “Rasathane’de meleklerin bacakları gözetleniyor, bu uğursuzluk getiriyor, yaşanan sorunların nedeni bu gözlemlerdir” diye propaganda yapılmaya başlandı. Bu gerici propagandaya, şeyhülislam da katılınca padişah karşı koyamadı, kendi iradesi ve kendi parası ile kurdurduğu rasathaneyi, kendi emriyle, kendi donanmasının top atışları ile yerle bir ettirdi. Tarihler 1581’i gösteriyordu.

 

Bir taraftan “İlim Çin’de de olsa git, al” de, öteki taraftan kapını “ışığa” kapat! Bu nasıl bir zihniyet ki, Padişah bile karşı koyamıyor. Bu bizim kaderimiz olamaz, bu bizim aczimiz! Taki al-Din Efendi kahrından öldü. Onu tanıyan kaç kişimiz var? Uluğ Bey’in Yıldız Kataloğu’nu yenileyip, ülkelerine çağ atlatan Batılı astronomların isimleri ezberimizde.

 

Genç Osman (1604-1622)

Bu padişah hakkında çok az şey biliyoruz, anlatılmıyor, saklanıyor; ona yapılan yüz kızartıcı muameleden utanıldığı için olsa gerek… Osmanlı tarihinde, kardeşler, oğullar, sadrazamlar ve diğer insanlarla ilgili çok acı hatıralar var, fakat Genç Osman’a uygulanan, acının da ötesinde, utanılacak bir olay. Bu padişaha uygulanan yöntemi bilmeden Osmanlı’yı doğru tanıyamayız. Yaptıklarının, düşündüklerinin doğruluğu, yanlışlığı uygarca tartışılabilir ama ona yapılanın ayıbının yükünü “Osmanlıcılar” bile yüklenemediği için saklıyorlar. Çok kısa birkaç noktayı hatırlatıp, araştırmanızı isteyeceğim.

 

2.Osman/Genç Osman 14 yaşında tahta çıkarıldı. Annesi Rum kökenliydi. Oğlunun iyi eğitim alması için çok çaba sarf etti, Genç Osman, çok iyi yetişmiş, çok aydın ilerici bir padişahtı. Osmanlıda sultanlar Fatih devrine kadar saray dışından biri ile evlenebilirlerdi, Yavuz Selim’den sonra bu tür evlilikler yasaklanmıştı. Genç Osman, bu kuralın dışına çıkmış, Şeyhülislam Esad Efendi’nin ve Pertev Paşa’nın kızlarıyla evlenmişti veya evlendirilmişti.

 

Genç Osman, kendi aydınlık, ilerici kafasına uygun bir sadrazam bulamadı. Tahta çıktıktan sonra, sadrazam, şeyhülislam ve diğer birçok devlet görevlisinin atama yetkilerini değiştirdiği için karşısında güçlü bir muhalif grup oluşmuştu. Genç Osman tahtan indirildi, Yedikule zindanına atıldı ve öldürüldü. Uygulanan yöntemin ve Genç Osman’ın maruz bırakıldığı muamelelerin, Osmanlı tarihinde bir benzeri daha yoktur. Velev ki Genç Osman’ın yanlışı olsa bile, bir padişaha asla yapılmaması gereken insanlık dışı bir muamele gördü. Bazı kitaplar, kendisine bu muameleleri uygulayanlara, “Dün ben sizin padişahınızdım” dediğini yazıyor! İbret verici bir örnek, bir gün önce ayağını öpüyordun bugün ne yapıyorsun!

 

Osmanlı’da, bildiğim kadarıyla, padişahlar Hacca gitmemişler veya gönderilmemişlerdir.

Genç Osman, Hacca gitmek istemiş, karşıtları bunun bir güç toplama bahanesi olduğunu ileri sürüp karşı çıkmışlar.

 

Hezarfen Ahmet Çelebi (1609-1640)

Bilime, yenileşmeye nasıl yaklaşıldığının anlaşılabilmesi için incelenmesi geren bir olay.

Bir Müslüman Türk bilgini ve pek alışık olmadığımız bir durum. Hezarfen, Farsça bir kelime, “bin fenli” yani çok bilen demek. 1632 yılında, Galata Kulesi’nden uçarak Üsküdar’da Doğancılar parkına kondu. Bırakalım Osmanlı’yı tüm Batı’da yankı bulan bir olay.

 

Evliya Çelebi’nin yazdığına göre, 4. Murat Hezarfen Ahmet Çelebi’yi bir altınla ödüllendiriyor ve sonra “Bu adam çok şey biliyor, istediği zaman her şeyi yapabilir, bunun bekası caiz değildir” kararıyla Cezayir’e sürgüne gönderiyor. Bunun gibi nice nimetin ayaklar altına alındığını biliyoruz. Gericilik, bilim düşmanlığı, dinin icabı değil, “Dincilerin” zihniyeti!

 

1699 Karlofça Anlaşması

İlk anlaşmalı toprak kaybı.

 

1774 Küçük Kaynarca Anlaşması

Osmanlı’daki Ortodoksları koruma hakkı ve yetkisinin Ruslara verilmesi. Devletin egemenlik ve bağımsızlık anlayışıyla bağdaşmayan bir anlaşmadır. Devlet anlayışıyla bağdaşmıyor Hanedanın korunmasına destek veriyor, Osmanlı için yeterli değil mi?

 

1789 Fransız İhtilali

Fransız İhtilalinin ortaya koyduğu yeni düşünceler, ilkeler tüm Avrupa devletlerini ve halklarını etkilemiştir. Bünyesinde farklı etnik ve inanç gruplarının bulunması, bunların, eşitlik, özgürlük, bağımsızlık talepleri, bu taleplerin Avrupa devletleri tarafından kışkırtılması, desteklenmesi Osmanlı’yı gerçekten zora sokmuştur. Osmanlı bazı makul önlemler almak yerine, bu akımlara kapısını kapatmak yoluna gitmiş, tabii ki başarılı olamamıştır.

1808 Sened-i İttifak

Muhteşem Osmanlı, kendi bünyesindeki “Ayan” tabir edilen ağalar, şeyhler, beyler, sipahiler gibi yerel güçler karşısında boyun eğdi. Demokratikleşme çizgisinde halka verilmiş bir hak değil, karşı koyamadığı, kendi bünyesindeki yerel güçlere verilmiş, imtiyazdır. Devlet dışında, halkı ezen ikinci bir güç yaratılmıştır. Devlet itibar kaybetti, halkın başına ayrı bela açıldı, ama saltanat varlığını sürdürme desteği kazandı.

 

Kavalalı M. Ali Paşa

Osmanlı’nın Mısır’a atadığı validir. Mısır’da atılımlar yaptı, güçlendi, önce yetkilerini artırdı, yetinmedi, bağımsızlığını ilan etti. Daha sonra Osmanlı ile savaşa girdi, Nizip’e kadar ilerledi. Devlet eski valisinin önünde boyun eğdi, yapılan anlaşmayla Osmanlı’nın varlığı korundu, aksi halde İstanbul’a kadar ilerleyip, saltanat koltuğuna oturabilirdi.

 

Matbaanın gelişi

Matbaanın icadı insanlığın gelişmesi açısından çok önemli bir dönüm noktasıdır. Osmanlı, Müslüman tebaanın matbaayı kullanmasına icadından takriben iki buçuk asır sonra izin verdi. Hattatlar iş alanlarını korumak için çaba sarf ettiler ama asıl neden halkın aydınlanmasını önlemek için gerici kafaların öne sürdüğü “günah” kavramı. Selanik bölgesindeki Yahudilere matbaayı kullanma izninin verilmiş olmasını, bir “Osmanlıcı” profesör, “Batı’da birçok ülkede matbaa yokken, Osmanlı coğrafyasında matbaa vardı” diye savunuyor. Bu tutum, ana unsuru matbaanın yararlarından mahrum ettiğini gizlemek, içindeki azınlığa imtiyaz vermeyi ilericilik olarak takdim etmektir. “Osmanlıcının” ikiyüzlülüğünün, halkımızın saflığının bariz bir örneğidir. Ne akla sığıyor ne de dürüstlüğe, ama biz buyuz!

 

Sanayi Devrimi

Sanayi Devrimi bazı Avrupa devletlerine çağ atlattı, gecikenler büyük bedel ödedi.

Osmanlı bu konuda devlet olarak hiçbir adım atmadığı gibi bazı bireysel buluşları, bireysel çabaları da yerle bir etti. O değerli insanlar ya canlarından oldu ya da sürüldüler.

Osmanlı hiçbir zaman bir üretim devleti, üretim toplumu olamadı. Sanayide, teknolojik alanda bir varlık gösteremediği gibi, doğal alt yapısı olan tarım ve hayvancılık alanlarında bile hiçbir girişimi olmadı. Türkler, Milli Mücadelelerini Kara Saban ve Kağnı Arabasıyla kazandılar.

 

1826, Yeniçeri Ocağının kaldırılması

Şu soruların cevabını düşünün.

Bir zamanların ihtişamlı Yeniçeri Ocağı niye bozuldu, niye süreç içinde, akılcı, gerçekçi düzenlemeler, yenileştirmeler yapılmadı? En büyük günah kimde? Her yanlışın çapı, yapanın çapı kadardır, küçük insanlar “ateş olsa cürmü kadar yer yakar”, küçük insanların Yeniçeri Ocağı’nı bozmaya gücü yetmez.

 

Bir sultan, babasına açtığı savaşta yeniçerileri yanına almak gereğini duymuş ve onların desteğini kazanmış ise ödediği bedelle bozulmanın kapısını ardına kadar o açmıştır. Daha sonra Çaldıran savaşı öncesi Yeniçeri Ocağı’nın ona başkaldırması doğal sonuçtur. Ama biz bozulmanın nedenlerinin üstünü örtüp, o padişahın atına atlayıp, “erkek olanlar benim arkamdan gelsin” diye evcilik oynar gibi haykırması bize bir kahramanlık destanı gibi anlatıldı. Bu bir örnek, öncesi de olabilir, sonrasında da yeniçerileri yanlarına çekmek için ne “Ulufeler” dağıtıldığını tarih yazıyor. “Balık baştan kokar”, “Yılanın başı küçükken ezilir”.

 

Yeniçeri Ocağı kaldırılırken yapılan katliam, tahribat hangi siyasi ve insani ölçüye sığar, kimden, neyin intikamı alındı? Bu katliam savaşta bile yapılsa savaş suçu kapsamına girer.

 

1300’lü yıllarda, Yeniçeri Ocağı kurulduğunda, kültürel bağlamda, Hacı Bektaş Veli Dergahı’na bağlanmıştı, nedeni ne? Sonra ne değişti de, hangi zihniyetin yerini hangi zihniyet aldı da yeni kurulan ocak Nakşibendi Dergahı’na bağlandı? Bu düşünce değişikliğindeki iç ve dış etkenler ne? Bunları bilmeden kendimizi tanıyamayız, bizi aldatırlar, bizi kullanırlar.

 

Yeniçeri Ocağı kaldırılırken, ocağa yapılan kadar kıyım, Bektaşi Dergahı’na ve onların ileri gelenlerine yapıldı. O kadar ki yapanların elebaşlarından biri, “Yeter, çok ileri gittik” diye günah çıkarmak zorunda kalmıştı. Bütün bunlar neyin kavgasıdır?

 

1829, Yunanistan’ın bağımsızlığını kazanması

Arkadan ötekiler geldi.

1839 Tanzimat Fermanı

Çok insan zannediyor ki, Osmanlı nihayet gerçekleri gördü, ayağı yere bastı, çağdaşlaşma, devletin yapısını yeniden düzenleme, halkının “İnsan Haklarını” teslim etme bilincine ulaştı. Hayır, Tanzimat Fermanı, Batı’nın, Hristiyan azınlıkların haklarını korumak ve Osmanlı’yı zora sokmak, zayıflatmak için attırdığı bir adımdır. Tanzimat Fermanı’yla Padişahın azınlıklarla ilgili bazı yetkileri kısıtlandı, onlara haklar verildi, Türk toplumunu kapsayan iyileştirme olmadı.

 

1856 Islahat Fermanı

Gene Batılıların zorlamasıyla, Tanzimat Fermanı’nın kapsamını genişletmek ve uygulanmasını sağlamak için yayınlanmıştır. Az da olsa, bir laikleşme hareketi başladı.

Gayrimüslimler kazandıkları imtiyazlarla Müslümanlardan daha avantajlı duruma geldiler. Dine dayalı devlet yapısı değişmedi, fakat yeterli olmasa da, dini okullar ve şeriat mahkemelerinin yanında laik eğitim yapan okullar ve hukuk mahkemeleri kuruldu.

 

1856 Osmanlı ilk defa resmen Avrupalı devletlere borçlandı

 

Düyunu Umumiye

Osmanlı o kadar borçlandı ki, Batılılar alacaklarını tahsil edebilmek için Osmanlı vergilerine ve gelirlerine el koyup, alacaklarını tahsil edip, artanı Osmanlı’ya bırakmak gerekçesiyle Düyunu Umumiye Kurumu yaşama geçirildi.

 

Abdülhamit

Enteresan bir kişi, zekası, bilgisi, değerlendirmesi yerinde bir padişah, bilinmeyen yönü yeteneklerini ne zaman, ne için kullandığıdır. “Osmanlıcıların” gözdesi bir padişah olması onu tanımak için bir gösterge olabilir.

 

Satır başlarıyla bazı olayları hatırlatayım:

 

Abdülhamit tahta çıkabilmek için aydın kesimin önde gelenleriyle yakın ilişkiye girdi, onların amaçlarına sıcak baktı, onlardan biriymiş gibi davrandı, anayasayı ilan etme sözü verdi ve tahta çıktı

1876’da anayasayı kabul ve ilan etti, Meşrutiyet yönetimi yaşama geçti. Her yönüyle alkışlanacak bir değişim.

Kısa süre sonra, anayasanın ve Meşrutiyetin en önde gelen kahramanı Mithat Paşa’yı sürgüne gönderdi ve orada boğdurdu. 1877-1878, Osmanlı-Rus Harbini bahane ederek anayasayı yürürlükten kaldırdı 33 yıl ülkeyi İslamcı istibdatla yönetti..

Donanmayı Haliç’e kapatarak 30 yıl sürecek bir hapis hayatı yaşattı.

Gemiler çürümeye terk edildi, denizcilik de ruhu da öldürüldü. O kesimden saltanatına gelebilecek bir tehlikeyi önledi, yabancı tehditlere karşı kapıları ardına kadar açtı, devleti harcadı.

 

1877-1878 Osmanlı Rus Harbinde, Ruslar Yeşilköy’e (Ayestefanos) kadar geldiler, heykellerini bile diktiler. Kıbrıs’ı İngilizlere vererek Rusların çekilmesini sağladı.

Türkçü, İttihat ve Terakki Partisi, 1908’de, asker-sivil iş birliği içinde, Abdülhamit’e zorla anayasayı tekrar yürürlüğe koydurdu..

31 Mart Vakası miladi takvime göre 13 Nisan 1909’da gerçekleşti. Anayasayı yürürlükten kaldırma amacını dönük gerici bir ayaklanma, arkasında Abdülhamit var. “Osmanlıcılar” bu gerici hareketi millete “Vakayı Hayriye” yani “hayırlı olay” şeklinde takdim ediyorlar. Demokrasiyi tahrip etmeyi, geriye gidişi Vakayı Hayriye diye niteleyen zihniyetten hayır bekle.

 

Meclis, Abdülhamit’i Tahttan İndirme kararı aldı. Kararı tebliğ eden dört kişilik

Meclis Heyetinde sadece bir Türk-Müslüman vardı, diğerleri başka din, başka etnik gruptandı.

 

İslamcılığıyla övünen, Osmanlı’ya “İslamcı” kimliği kazandırmak gayreti içinde olan Abdülhamit’in yapılandırdığı Osmanlı Meclisi’nin ve onun temsilcilerinin yapısı bu.

1911, Trablusgarp ve Bingazi’nin kaybedilmesi

 

1912-1913, Balkan Harbi

Savaşların kazanılması için elden gelen her şey yapılmalı, elde olmayan nedenlerle savaş kaybedilebilir. Bağıra bağıra gelen Balkan Harbi öncesi bütün imkanları kullanıp, ortamı hazırlamamış olmak yönetimdekilerin yüz karasıdır, devlet ve toplum için fecaattir. Balkan Harbi, gerçekleri saklayan, halkı aldatan “Osmanlıcıların” aynasıdır.

1914-1918, Birinci Dünya Harbi

Dört sene, dört cephede, kazansak bile, hiçbir zaman sahibi olamayacağımız hedefler için insanlarımızın kanı döküldü, çünkü müttefikimizin siyasi ve askeri politikası onu gerektiriyordu. Doğru çizgilerde, doğru hedefler için savaşsaydık can kaybımız daha az, harbin sonunda elimizde kalan değerler daha fazla olurdu. İnsanlarımızı kurbanlık koyun gibi kullananları lanetliyorum. Birinci Dünya Harbinin bizim açımızdan yüz akı ve bugünkü varlığımızın temeli Çanakkale Deniz ve Gelibolu Kara Savaşlarıdır. Başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, tüm şehit ve gazileri, gencecik okul çocuklarını minnetle, şükranla anıyor, onlara Allah’ın rahmetini diliyorum.

30 Ekim 1918, Mondros Mütarekesi

Osmanlı’nın kendi imzasıyla, kendisini fiilen bitirip, şartsız teslim olduğu ateşkes anlaşmasıdır. Ateşkes anlaşmaları savaşı durdurup müzakereleri başlatan uygulamalardır, bu teslimiyet belgesinde müzakere döneminde bile zor verilecek tavizler verilmiştir.

 

20 Ağustos 1920, Sevr Anlaşması

Osmanlı’nın kendi imzasıyla, kendisini hukuken bitiren, uluslararası anlaşmadır.

Batı devletlerinin, “Şark Sorunu”nu çözmek için, asırlardır peşinden koştukları sonuçtur. İmzalayanların, onaylayanların yüz karası, uluslararası bir belgedir.

 

Bu bilgileri değerlendirmenize sunarken gelecek yazımızda Osmanlı’nın çöküş nedenlerini ele alacağımızı da belirtmek isterim. Osmanlı’nı çöküşünü daha iyi anlamak için Kuyucu Murat Paşa’dan Genç Osman’a, Abdülhamit döneminden Sevr’e uzanan süreci iyi değerlendirmek gerekiyor.

 

Yaşamımızın köşe taşları: Osmanlı III

Yaşamımızın köşe taşları: Osmanlı III için yorumlar kapalı
Posted 26 May 2015 — by Cemil Özer
Category Uncategorized

Osmanlı’da kul kimdi? Harem neydi, orada neler olurdu? Kafeste şehzade, kardeş katli ne demekti? Kavramların izinde Osmanlı’nın geleneklerini inceliyor, üç büyük sultan; Fatih, Yavuz ve Kanuni’nin dönemlerine uzanıyoruz.

Osmanlı’da bazı süreçleri ve kesitleri ele aldığımız bir önceki yazımızda padişah analarından ve soy kavramından bahsetmiştik. Bu defa kardeş katli, harem gibi daha farklı ve hep tartışılmış, merak uyandırmış kavram olguları ele alacağız.

Kul

Saray’ın olağanüstü gücünü, mutlakıyetini sağlayan mekanizmanın önde gelen etkeni kul sistemidir. Osmanlı’da ulema dışındaki bütün yöneticiler kul statüsünde idiler. Kul, kamu

kölesi, devlet kölesi demektir. Padişah bunları direkt idam ettirebiliyor. Zaman zaman Şeyhülislam’dan fetva alınmıştır, ama şart görülmediği örnekleriyle ortadadır.. Sadrazamlar ve diğer erkan da bu konumda idiler. Kul olmanın bir diğer sonucu, mallarının müsadere edilmesidir. Böylece saray dışında büyük bir servet birikimi önlenir. Padişahlar 44 sadrazam veya başvezirin kellesini almıştır, varın daha küçükleri hesaplayın.

Servet

Saray dışındaki merkezlerde ve kişilerde, saray gücünün karşısında, ona rakip olabilecek, ekonomik bir güç oluşmasın diye, servet birikimine müsaade edilmezdi.

Kardeş Katli

Muhtemeldir ki, eski Türklerde de, diğer toplumlarda da, varlığın parçalanmaması, yönetime rakip oluşmaması için, benzer uygulamalar vardır, ancak başka hiçbir toplumda, Kardeş Katli Osmanlı’daki kadar büyük boyutlara ulaşmamıştır. Devlete başkaldıran, devleti parçalamaya kalkan kim olursa olsun gereken cezaya çarptırılması, bugünkü anlayışa da uygun. Osmanlı’daki uygulama çok farklı, tahta çıkan Sultan, öyle bir tutum içine girmemiş olsa bile, günahsız kardeşlerini acımasızca, öldürtmüştür. Fatih Sultan Mehmet, bir fermanla bunu yasalaştırmış ve kendisi beşikteki kardeşini boğdurmuştur.

Harem

Başlangıçta Osmanlı’da nikahlı eş usulü bulunsa da, sonra Harem oluşturulmuş, cariyelerle nikahsız yaşanmıştır. Kanuni’nin Hürrem’le nikah yaptığını okudum. Bu Hürrem’in Kanuni üzerindeki etkisinin önemli bir göstergesidir. Hürrem, Kanuniye öz oğlunun canını aldıracak kadar hükmetmiştir. Harem’e başlangıçta Türk cariye alınıyordu, bir dönemden itibaren alınmamaya başlandı. Bu da Osmanlı’nın Türk’e karşı tutumunun bir başka göstergesidir.

Şehzadeleri Kafese Koymak

Şehzadeler bir dönem, “Sancak Beyi” olarak atanmışlar, daha sonra bu uygulamadan vazgeçilmiş, Şehzadelere kafes arkasında, yaldızlı bir hapishane hayatı yaşatılmıştır. Bu hayatı yaşayanların ruhi durumlarını, eğitimlerini düşünün, sonra padişah olacak ve devleti yönetecekler.

Padişah Kızları ve Kız kardeşleri

Evlenme yoluyla iktidara bir tehdit oluşturabilirler diye daima üst düzey bir “Kul” yöneticiyle evlendirilmişler, kul statüsünde olmadıkları için Ulema ile evlendirilmemişler. Kul damatlardan, önce Makbul, sonra Maktul İbrahim Paşa, Rüstem Paşa, Nevşehirli İbrahim Paşa tipik örneklerdir. İslami kurallara göre, koca karısını tek taraflı boşayabiliyor, fakat kadının kocasını boşama hakkı yok. Neye dayandırılıyorsa, padişah kızları ve kız kardeşleri kocalarını boşama yetkisine sahipler. Örfi hukukla istendiği gibi oynandığını okuyoruz, ama şeri hukukla nasıl oynanabiliyor, aklım ermiyor.

Başkalarıyla araya mesafe koyma

Mutlakıyeti pekiştirmenin yöntemlerinden biri de Padişah ile diğer insanlar arasına mesafe koymaktır. Fatih Sultan Mehmet tarafından yerleştirilen iki uygulama var. Padişahın tek başına yemek yemesi. Padişah’ın “Divan-ı Hümayun” başkanlığından çekilip, kafes arkasından izlemesi.

Padişahın kutsallaştırılması

Padişahlar adeta kutsallaştırılmışlardı. Halife bile olsa, “Allah’ın yerdeki gölgesi” tabirinin kullanılmasını, cuma namazında seccadesinin kontrolü, kesilen saçlarının ve tırnaklarının özel yöntemlerle, özel yerlerde saklanmasıyla ilgili yazıları okuduğumda çok şaşırmışımdır.

Güç merkezi saray

Saray, askeri açıdan, mali açıdan, devlet yöneticilerinin eğitimi açısından, sanat ve düşünce açısından güç merkeziydi. Saray dışında hiçbir etkinliğe olumlu bakılmaması, doğal değişime, düşüncenin gelişimine karşı, özellikle düşüncenin halka ulaşmasına karşı konulmuştur. Osmanlı yönetiminin devlet olarak halkın eğitilmesi için gösterdiği hiçbir çabayı okumadım, duymadım. Halk, ya kendi başına sahipsiz bırakılmış ya da tarikatların, cemaatlerin, ağaların eline terk edilmiştir. Halkın yönetim ve ekonomik yönden sıkıntı çekmesi hatta ezilmesi hiç önemli değildi. Aslında bugün anladığımız anlamdadevlet” anlayışı da yoktu, yapılan her şey Saray/Hanedan hedefliydi. Tabii yapılanlara dini gerekçeler bulmak asla ihmal edilmemişti.

Osmanlı halkı yasal tebaa idi, eli kolu bağlı idi, bugünkü insanlarımız yasal vatandaş, yasal hakları var. Etrafınızı gözlemleyin, bugünkü insanlarımızın ne kadarı vatandaş gibi haklarını kullanıyor, ne kadarı ya bilinçsiz ya da “ağabeylerin-ablaların” kontrolünde, yasa dışı odakların güdümünde tebaadır? Bilgi eksikliği, cehalet temel etken olmakla beraber, bunların elini kolunu bağlayan başka etkenler var, doğru tespit edip ortadan kaldırmak lazım.

Çare katletmek mi?

Osman Bey’in, bir toplantıda amcasını okla vurup, öldürdüğünü kitaplar yazıyor. Siyasi olarak, aralarında görüş farkı olabilir, biri haklı biri haksız olabilir, birinin tasfiye edilmesi de gerekebilir, ancak çözüm, birinin diğerini öldürmesi değil, kararı kültürel ve hukuki temele dayalı, tarafsız, bilgili, yetkili ve çıkarı olmayan bir kurul vermeliydi.

Siyasette, maddi konularda iniş ve çıkışlar hep yaşanıyor; bir bedel ödense bile telafisi mümkün. Kültürel yapı çok farklı bir olgudur. Bu alandaki bozulmaların nerelere varacağı, ne kadar bir zamanı etkileyeceği ölçülemez, tahribatı da onarılamaz. Kültürel güç ruhsaldır, ahlakidir, dayanışmayı, paylaşmayı gerektirir, toplumu temelden ilgilendirir. Osmanlı Padişahları devlet gücüne ve toplumsal bütün güçlere egemendiler, sorgusuz sualsiz kullanmışlardır. Bu durum erdemli kişilerin ellerinde bir avantaj yaratabilir ama eksik, yanlış özellikle kötü ellerde korkunç bir tehlikedir, onarılamaz acılara, altından kalkılamaz tahribata ve kimliğin bozulmasına varan kötü sonuçlar yaratabilir. Kontrolsüz, denetimsiz güç, felaketin kaynağıdır. Osmanlının kayıplarının bir nedeni de elindeki gücün devlet geleneklerine, örf ve adetlere aykırı olarak kullanılmasıdır.

Devşirme Sistemi

Osmanlı, “Devşirme Sistemi”ni hayata geçirdi, daimi ordu olarak Yeniçeri Ocağını kurdu. Zaman içinde, devşirmeler, yönetimde Padişahtan sonraki en üst düzeylere kadar çıktılar, her kademede etkinlikleri çok arttı. Devşirme sistemi, toptan doğru veya toptan yanlış diye nitelenemez, Yeniçeri Ocağı, uzun süre Osmanlı’nın gücünün orta direğiyken, gün geldi Osmanlı’nın en büyük sorunu oldu. Niye?

Yeniçeri Ocağının bozulmasının farklı nedenleri de olabilir, ama temel neden, Osmanlı Sultanlarının, Osmanlı Şehzadelerinin, babalarına, kardeşlerine veya oğullarına karşı Yeniçeri Ocağını kullanmak için, onlara “ulufe” adı altında açıkça rüşvet vermeleri ve kuruma amaç dışı, kriterlere uymayan adamlarını kuruma yerleştirmeleridir.

Yukarıda kısaca söz ettim, Anadolu’da var olan, “Ahilik” felsefesi, esnaf ve sanatkarlar sistemi, Osmanlı’ya karşı güç oluşmasından korkulup da, kökten yok edilmek yerine, varsa yanlışları düzeltilip çağa uydurulsaydı, Osmanlı sadece “haraca” bağlı kalmaz, ileri bir üretim toplumu olabilir, kuvvetli bir ekonomiye sahip olabilirdi. Batıdan sistem kopya etmeye çalışmak yerine onlara örnek bile olabilirdik. Osmanlı’nın zayıflaması, çökmesi tek bir nedene bağlanamaz, ancak önde gelen nedenlerden birisi sanayi devrimini gerçekleştirememesi, toplumsal ekonomik bir güce sahip olmamasıdır.

Fetret Devri

1402’de Yıldırım Beyazıt’ın Ankara Savaşında Timur’a yenilmesi, Osmanlı’nın uzun bir Fetret Dönemi yaşamasına neden olmuştur. Bu dönemde yaşanan bir olaya dikkat çekeceğim.

Simavna Kadısı oğlu Şeyh Bedrettin (1359-1420), hem dini alanda çok bilgili, hem de sosyal alanda gelmiş geçmiş devrimcilerin önde gelenlerinden biridir. Ailesi devrinin sözü geçen, köklü bir Türk ailesidir, Osmanlı’nın bağımsızlık sembollerinin, Selçuklu’dan Osmanlı’ya bu ailenin eliyle ulaştırıldığı yazılı.

Şeyh Bedrettin şöyle söylüyor; “Toplumlar hep tarihi devrimlere maruz kalıyor, yani güçlü, zayıfı yeniyor, yenilenin siyasi yapısı, toplumsal yapısı ya tamamen ortadan kalkıyor ya da param parça oluyor, kültürel olarak bitiyor. Bunu önlemek için, devletler, toplumlar, doğal değişime uyum içinde, değişimlerini mutlaka gerçekleştirmeliler ve güçlenmeliler. Yönetim ile halk arasındaki ilişki mutlaka çağdaş koşullarına uygun olmalı. Mevcut durumda, halk köle, ekonomik yönden çok perişan, yönetim çok acımasız, bu koşulları değiştirecek devrimler yapılmalı. Toprak ekenin, ağaç dikenin olmalıdır. Yönetimin her şeyin sahibi olması, halkın perişan olması, ezilmesi, kabul edilemez. İnsanlar arasında, yarin yanağından gayri, her yerde, her şeyde beraber olunmalı, her şey paylaşılmalı.”

Şeyh Bedrettin’in görüşleri, henüz Batı dünyasında bile dile getirilmiyor. Onu bu eyleme götüren etki, halkın durumunun çok kötü olması, ezilmesidir. Taraftarları, ağırlıklı olarak, Türkmen Aleviler olmakla beraber, aynı ortamda yaşayan, Hristiyanlar ve Yahudiler de ona katılınca, geniş, güçlü bir taraftar grubu oluştu.

Bu sırada, Osmanlı’da Fetret Dönemi yaşanıyor, Yıldırım Beyazıt’ın iki oğlu, Mehmet Çelebi ile Musa Çelebi iktidarı ele geçirmek için savaşıyorlardı. Musa Çelebi, Şeyh Bedrettin’in görüşlerini beğenerek kendi yanında yer almasını istedi, Şeyh Bedrettin Musa Çelebi’nin başveziri oldu. Mücadeleyi Mehmet Çelebi kazanınca Şeyh Bedrettin Balkanlar’a, Deliorman’a kaçtı. Mehmet Çelebi Şeyh Bedrettin’i yakalatıp, Serez’de bir ağaca astırarak idam etti.

Hayal o ki;

Osmanlı’daki kardeş kavgasını Musa Çelebi kazansaydı, Şeyh Bedrettin’in düşüncelerini yaşama geçirseydi, bugün Batı’dan almaya çalıştığımız toplumsal ve ekonomik düzeni onlardan önce biz yaşama geçirmiş olabilir miydik? Mehmet Çelebi, siyasi nedenle canını aldığı bu değerli insanın, bu ileri devrimcinin düşüncelerini yaşama geçirseydi, acaba Osmanlı nerede olurdu? Örnekler gösteriyor ki, Osmanlı’da yönetime gelenler kesinlikle ilerici, değişimci, çağı yakalama amaçlı hareket etmiyor, aksine ileri derecede tutucu, Hanedan’ın imtiyazlarının korunmasından başka hedefleri yok. Gerçek yaşamda halkın ihtiyaçlarıyla, hanedanın istekleri temelde ters düşüyor, adil, insancıl bir paylaşım yok. Osmanlı’nın kendi bünyesinde yaptığı kırıp dökmeleri, yakıp yıkmaları devleti korumak için yaptığını göstermek isteyen kesime hiç katılmıyorum, devleti değil, saltanatını korumak için yapmıştır. Öyle örnekleri var ki, saltanatının korumasına yardımcı olmaları için yabancılara bile devletten büyük tavizler vermişler.

Osmanlı sürecinin içinde çok zayıf, aciz, çalkantılı uzun dönemler bulunuyor. Hem en güçlü, hem de en kırılgan dönemlerin Fatih, Yavuz ve Kanuni Süleyman dönemleri olduğunu değerlendiriyorum. Güç ve ihtişam içindeki bu Sultanların kendilerine özgü düşüncelerine, yaşanan kırılganlıklara dikkat çekmek istiyorum.

Fatih dönemi;

14 yaşındaki bir çocuğun tahta çıkışını fırsat bilen Balkan devletleri, Osmanlı’ya karşı bir Haçlı hareketi hazırlığına girince, tehlikeyi gören, başvezir Çandarlı Halil Paşa’nın baskısıyla 2. Murat tekrar tahta döndü, 2. Kosova Zaferi’yle Osmanlı’yı Haçlı tehlikesinden kurtardı. Tahtı bırakmak zorunda kalan 2. Mehmet, Manisa’da, yedi sene, endişe, korku ve hırs içinde, tekrar tahta dönmek için, babasının ölümünü bekledi. Yanında bulundurduğu devşirme Zağnos Paşa’nın bu süre içinde 2. Mehmet’e ne tür telkinlerde bulunduğu incelenmeye değer.

1451’de 2. Mehmet 21 yaşında tekrar tahta çıktı, baba yadigarı başvezir Çandarlı Halil Paşa’yı yerinde bıraktı. 1453’de, 2. Mehmet, İstanbul’u fethederek, maddi bir korkuluk haline gelmiş olan Bizans’ın siyasi varlığını tarih sahnesinden sildi. Bu zaferin, dini, kültürel ve ruhsal sonuçları askeri boyutundan daha kapsamlıdır. Orta Çağ kapanıp, Yeni Çağ başladı. İkinci Mehmet, Fatih unvanını kazandı. Osmanlı devleti imparatorluk oldu.

Hristiyan dünyasının Roma merkezli Katolikleriyle, Doğu Roma merkezli Ortodoksları kendi aralarında büyük zıtlık, hatta düşmanlık yaşıyorlardı. Haçlı Seferleri sırasında, misafir edilen Latinler, Bizans’a korkunç zararlar vermişlerdi. O kadar ki, Osmanlı’ya karşı önlemlerin konuşulduğu bir toplantıda, Bizans İmparatoru’nun, “Bizans’ta Latin-Katolik kalpakları görmek yerine, Osmanlı sarığını görmeyi yeğlerim” benzerinde bir söz sarf ettiği yazılı.

Ortodoks dininin merkezinin Türklerin-Müslümanların eline geçmesi Hıristiyan dünyasında şiddetli bir deprem etkisi yarattı. Uyandılar, yeni düşüncelere bağlandılar, Yeni Çağ’ın kapısını araladılar. Orta Çağ’ın dogmalarından silkinip, akılcı bir yola girdiler, aralarındaki sorunları rafa kaldırıp, Osmanlı’ya ve İslam’a karşı güçlü bir ittifak oluşturdular. Başta Papa olmak üzere Hristiyan dünyasının tümü, Osmanlı’ya cephe aldı. Dış tehlike bakımından Osmanlı açısından çok önemli bir değişimdir.

İstanbul’un fethinden hemen sonra, Fatih Sultan Mehmet başveziri Çandarlı Halil Paşa’yı önce zindana attırdı, sonra idam ettirip, yerine Manisa’dan beri yanında bulundurduğu Devşirme Zağnos Paşa’yı başvezir yaptı. Bu olay Osmanlı’nın bünyesinde çok önemli kültürel ve siyasi değişimdir!

Çandarlı Halil Paşa’nın İstanbul’un fethine karşı olduğu yazılı, fakat karşı olma sebebi açıkça söylenmiyor. Belki Hristiyan dünyasının Osmanlı’ya cephe almasından korktu, belki Bizans’ı başka yöntemlerle Osmanlı’ya bağlamayı öngördü. Bazı kayıtlarda Çandarlı’nın Bizans’tan rüşvet aldığı için karşı çıktığı söyleniyor. Tam bilmediğim bir şeyin aksini iddia etmem, ancak tarihe meraklı biri olarak bu iddia bana inandırıcı gelmiyor. Fatih, büyük, güçlü, ön görüsü kuvvetli bir sultan… Kimse kolay kolay ona karşı görüş sunamaz, Çandarlı bunu yaptıysa önemli bir nedeni olmalı. Çandarlı ailesi üç nesil Osmanlı sultanlarına vezirlik yapmış, Osmanlı’dan sonra en varlıklı ailedir. Bu kadar maddi servete ve siyasi itibara sahip, kültürüne bağlı, kişilikli birinin Bizans’tan rüşvet alacak kadar küçüleceğine ihtimal veremiyorum.

Çandarlı Halil Paşa Osmanlı’ya sadık olmasaydı, Osmanlı varlığının bir çocuğun elinde, Batı güçlerine yem olmasından endişe edip, Osmanlı’nın devamını sağlamak için, babayı tekrar tahta çağırmazdı. Eğer Osmanlı’ya sadık olmasaydı, dış güçlerle iş birliği yapıp, Osmanlı’nın yerine Çandarlı’yı geçirmeyi bile düşünebilirdi. Deseler ki; 2. Mehmet, tahtı babasına terk etmek zorunda kalıp, yedi sene endişe içinde, tekrar sultan olmak için beklemesinin sorumlusu olarak gördüğü Çandarlı’dan intikam aldı, olabilir derim. Deseler ki; Fatih, Çandarlı ailesinin çok güçlendiğini görüp, Osmanlı’ya rakip olmasından endişe ettiği için bu aileyi tasfiye etti, olabilir derim. Deseler ki; Devşirme Zağnos Paşa yedi sene boyunca, Çandarlı’yı tasfiye edip yerine geçmek için, İkinci Mehmet’in beynini yıkadı, olabilir derim..

Ama rüşvet iddiası doğru olsa bile, bunu kanıtlayan sağlam bilgilere ulaşıncaya kadar, Çandarlı’nın Bizans’tan rüşvet aldığı için İstanbul’un fethine karşı çıktığı iddiasına inanmam çok zor. Bir amaç için, yalan söylemek, iftira etmek, tuzak kurmak, o kişilerin ağzından sahte mektuplar yazdırmak her devirde Osmanlı’da kullanılmış yöntemdir.

Sebebi ne olursa olsun, Çandarlı’nın tasfiye edilmesi, Osmanlı’da çok önemli bir dönüm noktasıdır.

Bir daha Türkmenler başvezir olmadı

Akla şu soru geliyor, Çandarlı Halil Paşa mı tasfiye edildi, yoksa Çandarlı ailesinin mensubu olduğu Türkler-Türkmenler mi tasfiye edildi? Eğer Çandarlı ailesinin mensup olduğu Türk-Türkmen kesimi tasfiye etmek için yapıldıysa, büyük çapta bir kültürel değişimin başlangıcı demektir. Bu olaydan sonra, Osmanlı yönetiminde Türkler-Türkmenler bir daha başvezirlik konumuna hiç getirilmedi. Osmanlı yönetiminde, hep devşirmeler egemen oldu. “Makbul-Maktul” İbrahim Paşa’nın, yabancı temsilciyle görüşürken, “Sultan Süleyman benim onayımı almadan hiçbir adım atmaz” benzeri bir ifade kullandığını kitaplar yazıyor.

Kim olursa olsun, hatalı kişinin devletten tasfiye edilmesi çok doğaldır, fakat ister korku ve vesvese nedeniyle, isterse devşirmeler tarafından aldatılarak, Türklerin, Türkmenlerin Osmanlı’dan tasfiye edilmesi, Türklüğe ihanettir, aslını inkar etmektir!

Devşirmelerin tümden iyi veya tümden kötü olduklarını söylemek mümkün değil. İçlerinde Osmanlıya büyük hizmetleri olanlar da var, hain olan da var. Sokullu Mehmet Paşa’yı inceleyin, büyük hizmetleri var ama perdeyi kaldırırsanız siyasette ne dolaplar çevirdiğini, kendi ailesine, kendi soyuna ne kadar katkıda bulunduğunu görürsünüz.   Mesele gerçekleri görmek, doğrunun, yanlışın ayırdına varmak, ders alabilmektir. Kültürel bozulma çok vahimdir.

Fatih Sultan Mehmet’in Osmanlı’nın en gizemli Padişahı olduğunu düşünüyorum. Gizemli diye nitelememin nedeni bazı işleri niçin yaptığının ve kafasında yapmak istediği daha neler olduğunun tam bilinmemesidir. Son seferinin hedefini ifade eden bir yazıya rastlamadım. Fatih Sultan Mehmet, Osmanlı’da yeni bir omurga oluşturmak istemiş olabilir. Ancak bu omurga onun kafasında bile ne kadar şekillenmişti, ne kadar arayış içindeydi, bilinmez. Hedefini herkese açıklamaması çok doğal, ancak en yakınındakilere bile sızdırmaması, doğru anlaşılıp, kabul göreceğinden endişe ettiği için mi, yoksa, çevresine hiç güvenmediği için mi? Oğlu, torunu dahil takipçilerinin onun yolundan gitmedikleri biliniyor ama acaba onu anlamadıkları için mi, yoksa anlayıp da doğru bulmadıkları veya o yükü taşıyamayacakları için mi?

Fatih Sultan Mehmet;

İstanbul’u fethetti, dünyaya çağ atlattı.

Çandarlı Halil Paşa görünümünde, Türkleri-Türkmenleri Osmanlı’dan tasfiye etti.     Döneminde, İslam’da “Akıl” ve “Nakil” münazarası… Nakilci görüşü savunan tarafa akılcılığı savunan taraftan daha büyük ödül verdi. Aslında Fatih, akıllı, bilim taraftarı bir kişi, bu yaptığı kendi düşünce yapısıyla bağdaşmıyor. Neden böyle yaptı, sorusunun cevabı net bilinmiyor, acaba siyasi bir yaklaşım mı? Nakilci kesimin desteğini kazanmak için mi, yaptı? Şu bir gerçek ki, nakilciler bu davranışıyla Fatih’in nakilcilerin yanında olduğunu öne sürmüş ve büyük güç kazanmışlardır.

Fatihin bir kitap kurdu olduğu biliniyor; Fatih döneminde Medrese ve Enderun Eğitiminde, Osmanlı’nın hiçbir döneminde olmadığı kadar, İslami bilimlerin yanında pozitif bilimlere de yer verilmiştir.

Merhamet bir tarafta, kardeş katli diğer tarafta

Fatih, İstanbul’dan ayrılan Rum Ortodoks Patriğini geri getirtti, Rum Ortodoks Kilisesi’ni İstanbul’da muhafaza etti ve Rumlara İstanbul’da yaşama güvencesini verdi.

Ortodoks Bizans’ın İstanbul’a sokmadığı Ermeni Patrikhanesi’ni Bursa’dan İstanbul’a taşıttı. Dinlere bakış açısının bir göstergesi olduğunu ve İstanbul’u tek bir inancın ve kültürün değil, inançların ve kültürlerin merkezi yapmak istediğini düşünüyorum.

Fatih’in bazı belgelere, Doğu Roma İmparatoru namıyla imza attığı söyleniyor. Demek ki, kendisini Doğu Roma İmparatorluğu’nun varisi sayıyor. Papa’nın, Fatih’e, “Hristiyanlığı kabul et, gel, Roma tahtına otur” gibi bir teklif yaptığı söyleniyor.

Fatih, “Nizamı alem için, kardeş katli vaciptir” fermanını yayınladı. Tanıyabildiğim Fatih’in evrensel kültür anlayışıyla bağdaştıramıyorum. Fatih, o anda “Nizamı aleme” bir tehdidi mümkün olmayan, beşikteki üvey kardeşini boğdurtuyor. Anlayamıyorum, ona yakıştıramıyorum.

Tezatlar ülkesi

Fatih, İslam’ın özüne değil, bir kısım Müslümanların yorumuna göre geçerli olan İslam anlayışına aykırı olarak, İtalyan ressam Bellini’ye portresini yaptırıyor. Kendisinden sonra gelenler bu portrenin yükünü taşıyamamışlar ve ülke dışına kaçırmışlar. Fatih’in bunu bir özenti için yaptığını hiç sanmıyorum, mutlaka bir mesaj vermek istedi.

Fatih, Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın elçisi olarak İstanbul’a gelen Ali Kuşçu’nun bilgisinden çok etkilenmiş, onu himayesine alıp, Osmanlı Devleti’nin astronomi alimi olarak görevlendirmiştir. Gelişmenin bilimden geçtiğine ve evrenin sadece ayak basılan topraklar, yelken açılan denizlerden ibaret olmadığını, sırların çoğunun uzayda olduğunu idrak etmiş olmalı.

Fatih’in din değiştirmeyen, Rum kökenli Ortodoks üvey annesine çok değer verdiği, isteklerini hep yerine getirdiği, Ayasofya dahil, birçok kiliseyi Camiye dönüştürdüğü halde, üvey annenin ibadeti için, bazı kiliseleri olduğu gibi bıraktığı yazılı.

Fatih bir sefere çıkmak üzere iken, Gebze’de zehirlenerek yaşamına son veriliyor. Zehirlendiğinin farkına varınca, yanındakilere, belki de kendisini zehirleyenlere, “Bana niye kıydınız?” diyor. Bu söz, sadece hayatına kıyılmış olmasının bir öfkesi olmamalı, yaptıklarının anlaşılmadığının ve o değerlere yazık edildiğinin acı bir ifadesi olabilir.

Kimler kıydı, ne amaçla kıydılar hakkında ciddi bilgilere rastlamadım. Fatih, çok bilgili, çok tedbirli, hırslı, acımasız, tuzağa düşmeyecek, güçlü bir kişidir. Demek ki onu zehirleyenler ondan da güçlü ve özellikle çok sinsi biri veya birileri.

Fatih’i zehirleyenler yaptıklarından ve daha da yapacaklarından korktukları için mi, yoksa ona artık kendi isteklerini yaptıramadıkları için mi ortadan kaldırdılar?

Fatihten sonra gelenler. Oğlu 2. Beyazıt, torunu Yavuz Selim, torununun oğlu Kanuni Süleyman onun yolundan gitmemişler, onun yaptıklarını bozmuşlardır. Sebep, onu anlayamamak mı, anlayıp beğenmemek mi veya anlayıp, beğenip, ama o yükü taşıyamamak mı?

Fatih’in yaptıklarının, siyasi ve kültürel açıdan, doğru veya yanlışlığı, bakış açısına göre değişebilir fakat Fatih’i tam tanımadığımızı, bunun büyük bir eksiklik olduğunu düşünüyorum. Çok geniş, çok ileri bir kültüre sahip olduğuna inanıyorum, övünülecek bir durum.

Fatih, ezberci bir kişi değil, kendisinden öncekilerin yolunu takip etmemiş, yeni bir yol seçmiş, farklı bir anlayış, farklı bir konsept yaratmaya çalışmış, ama biz onun teorik amacını, o amacı niçin, nasıl seçtiğini, aklından daha neler geçtiğini bilmiyoruz. Gizemi de burada. Merak ediyorum, Fatih’i daha fazla tanıyıp da bildiklerini yazmayanlar var mı?

Devlet süreklilik ister, tutarlı-düzenli bir kültüre sahip olunmazsa uzun ömürlü olunamaz. Eğer devlet güçlü bir kültürel yapıya sahip değilse içinde kitap olmayan süslü kütüphane dolabı gibidir.

Yavuz Selim;

Babasının üzerine askeri güçle yürüyen ilk ve son padişahtır. İki defa fiilen savaştı, birincide yenilip kaçtı, ikincide kazanıp babasını tahttan zorla indirdi.

2.Beyazıt tahtan indirilip, Dimetoka’ya sürgüne gönderilirken, beklenmeyen bir şekilde Çorlu civarında öldü. Bazı tarihçiler, oğlu Yavuz Selim tarafından zehirletildiğini yazıyorlar.

Allah’ın hikmetine bakın ki, Yavuz Selim de bir sefer dönüşü, barış koşulları içinde İstanbul’dan Edirne’ye giderken, beklenmeyen bir şekilde hızla büyüyen halk arasında “şir’i pençe” tabir edilen bir çıban yüzünden, Çorlu civarında, babasının öldüğü yere yakın bir yerde vefat etti.

Yavuz Selim’in şehzadeyken, babasıyla ve kardeşleriyle yaptığı mücadele bir devlette hiç olmaması gereken bir durumdur. Osmanlıda kardeş katli çok fazla, evlat katli az, babaya askeri isyan ise sadece Yavuz tarafından gerçekleştirilen tek olaydır. Yavuz, tahta çıktıktan sonra, kendisinden büyük olan Şehzade Ahmet dahil bütün kardeşlerini ve onların çocuklarını öldürttü.

Yavuz, 1514 yılında, Çaldıran’da, Akkoyunlu Uzun Hasan’ın torunu Şah İsmail’i yendi.

Siyasi çıkarlarını korumak, varlığını sürdürmek için düşmanlarını yok etmek, devletlerin hem hakkı, hem de görevidir. Ancak bu savaş öncesinde ve sonrasında Anadolu Türkmen halkına yapılan büyük kıyım, ne devlet anlayışıyla, ne de insanlık anlayışıyla bağdaşır.

Her toplumun tarihinde katliamların acı örnekleri vardır fakat başka dinlerde bu olayda olduğu gibi inançlarından dolayı haklarında “Katli Vaciptir” diye dini fetvalar verilip Allah adına silahsız, yaşlı, kadın, çocuktan oluşan sivil halkın vahşice katledildiği örneği hiçbir yerde okumadım, herhalde yoktur.

Bu fetvayı verenlerin “Allah’ın verdiği canı ancak Allah alır” diye fetvalar verdikleri de kesin. O insanların fetvalarının karşılığı olarak ulaştıkları devlet kademelerini ve elde ettikleri maddi varlıkları tarih açıkça yazıyor. Öyle örnekler var ki, pazarlık yapılarak, istenilen fetvayı verecekleri sözü alınarak, o dini kademeye atanmışlar ve fetvayı da vermişlerdir.

Güçlünün kölesi olarak dini asıl amacının dışında kullanmak, siyasete alet etmek İslam’a göre “Allah’a şirk koşmaktır” ve en büyük günahtır. Yapanların bu dünyada çok parlak, çok şöhretli konumlara geldikleri belgelerle sabit, öbür dünyadaki konumlarını ise, ancak Allah bilir. Osmanlı sürecini doğru anlayıp, ders alıp uygarlaşabilseydik, günümüzde, Kahraman Maraş, Sivas ve Baş Bağlar gibi olaylar yaşanmazdı.

Yavuz, 1517 yılında, Ridaniye zaferini kazandı, Mısır’ı fethetti, siyasi açıdan büyük başarı. Bu olayın inanç ve kültürel boyutları askeri ve siyasi boyutundan daha önemli değişimlere neden olmuştur. Kısaca değineyim.

Yavuz, Mısır’dan dönerken İstanbul’a bin kadar, Arap İslam Alimi getirdi. Yazılanlara göre, bu “Eşariler” kendi yorumlarını İstanbul’a taşımış ve Osmanlı’da inanç ve kültürel açıdan çok önemli değişimlere neden olmuşlardır. “Akılcı İslam” yorumları terkedilmiş, Sünni Arap İslam anlayışı medreselerde egemen kılınmış, halk düşünmeyen, itaat eden, ezberci bir kitle haline getirilmeye başlanmıştır.

Yavuz, Mısır’dan dönerken, Kutsal Emanetler’i ve Halife sıfatını taşıyan Mütevekkil Al Allah’ı İstanbul’a getirdi. Bazı kaynaklar Yavuz’un Mütevekkil Al Allah’ı Yedikule zindanında hapsettiğini yazıyor. Ayasofya’da yapılan bir törenle hilafeti devraldığını yazan da var.

Hz. Muhammet’in vefatından sonra yapılan ilk kavgalı Halife seçiminde Halifenin, Kureyş Kabilesi’nden olması kuralı benimsenmişti. Kendi aralarında bile çok ayrımcı olan Arap’ın Osmanlı padişahlarının Halife sıfatını nasıl karşıladıkları pek belli değil. Din dilinin Arapça olduğunu, başka dillerle ibadet edilemeyeceğini, Kur’an’ın Türkçeye çevrilemeyeceğini iddia eden o zihniyet halifeliğin Türk’e geçmesini acaba içine sindirebildi mi?

Yavuz’a kadar, Osmanlının yüzü Batı’ya dönüktü, fetihler ağırlıklı olarak, o yönde yapıldı ve yaşam örnekleri Batı’dan alındı. Mısır seferinden sonra, Osmanlı yüzünü İslam görünümü altında Arap anlayışına çevirdi.

Siyasette güçlenmek için her faktörün kullanılması normaldir ancak kültürel yapının bozulmasına yol açan anlayışlardan ve uygulamalardan mutlaka kaçınılmalıdır, aksi halde kimlik, benlik büyük zarar görür hatta kaybolur.

Kanuni Sultan Süleyman;

Kırk altı yıl padişahlık yaptı, dönemi “Muhteşem Yüzyıl”, kendisi “Muhteşem Süleyman” diye anıldı. Gerçekten Osmanlı’nın en geniş alana yayıldığı, en güçlü olduğu dönemidir. O ihtişam içinde açıkça fark edilmedi ama Osmanlı’da, duraklama, bozulma başlamıştır.

Hürrem ile Süleyman’ın ilişkilerinde Hürrem suçlanır, hilelerinden, çevirdiği dolaplardan bahsedilir. Söylenenler doğru da olsa Hürrem’i suçlamak kaçamak bir mazeret, Süleyman’ı korumaya çalışmaktır. Hürrem’i yaratan o muhteşem Süleyman değil mi? Daha yetenekli olduğu açıkça görülen oğlu Mustafa’yı öldürtüp de Osmanlı tahtını bir zayıflık sembolü olan Selim’e teslim eden o değil mi?

Yarım asra yakın saltanat sürdü, binlerce cana kıyarken yüreği sızlamadı, son döneminde “Halk içinde muteber bir nesne yok, devlet gibi, olmaya devlet cihanda, bir nefes sıhhat gibi” diyerek kendisinin bir nefesinin devletten daha kıymetli olduğunu şiirleştirdi.

İlk kapitülasyonu başlatan o değil mi? Dünya çapındaki denizci Piri Reis’in kellesini alan o değil mi? Yazı dizimizin üçüncü bölümünü noktalarken son olarak şunu hatırlatmak istiyorum: Piri Reis’in Portekizlilerden haraç aldığı yazılı, Çandarlı’nın da Bizans’tan rüşvet aldığı yazılı. Ancak bunların ne kadar gerçek, ne kadar bahane olduğunu, tuzak olduğunu araştırmanızı öneririm.

Yaşamımızın köşe taşları: Osmanlı II

Yaşamımızın köşe taşları: Osmanlı II için yorumlar kapalı
Posted 26 May 2015 — by Cemil Özer
Category Uncategorized

Padişah analarından Osmanlı hukuk sistemine, eğitimden toprak düzenine dek birçok unsurun ele alındığı yazı dizisinin bu bölümünde Osmanlı’dan kesitler bulacaksınız.

Yaşamımızın köşe taşları: Osmanlı yazı dizimizin ilk kısmında tarih, tarihçi ve tarihi anlamak kavramlarını ele almıştık. Bu defa Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş döneminden başlayarak önemli kesitleri ve var oluş süreci boyunca kadının yerini ele alacağız.

Osmanlı’nın Oğuz Türklerinin, Kayı Boyuna mensup bir Aşiret olduğunu söylüyor. Selçuklu Sultanı, Söğüt Bölgesini tahsis emiş, “Uç Beyi” olarak “Sınır Muhafızlığı” görevini vermiş. Aşiret, 1250-1280 yılları arasında, Ertuğrul Beyin yönetiminde, Bizans’tan ele geçirilen topraklarla genişlemiş, güçlenmiş. Osman Bey bu topraklarda doğmuş ve Ertuğrul Gazi’nin 1281 yılında vefatıyla Beyliğinin başına geçmiş.

Moğol Akınlarına ve büyük göç çalkantılarına karşı koyamayan Anadolu Selçuklusunun etkinliğini kaybetmesiyle, Anadolu’da aralarında Osmanlı’nın da bulunduğu birçok “Beylik” bağımsızlığını ilan etmiş. 1299-1300 yılları, Osmanlı Devletinin kuruluş tarihi olduğu kabul edilir.

O tarihlerde, Türkmenler arasında “Ahilik” yaygın bir anlayış, Ahi Evran ve Bilecik bölgesinin saygın kişisi, Osman Beyin kayınpederi Şeyh Edebali Ahiliğin önderleridir.

Ahilik, bir taraftan, “kardeşlik”, yardım severlik, paylaşmak gibi değer yargılarını halk arasında pekiştirmeye çalışırken, bir yandan da esnaf ve sanatkar sistemi kurmuş, çırak, kalfa, usta statülerini, iş ahlakını etkin hale getirme çalışıyor, Osman Bey tarafından da desteklendiği yazılı.

Konya’da Mevlana Celalettin Rumi, Nevşehir’de, Hacı Bektaş Veli, Anadolu kırsalında Yunus Emre’yi sembol olarak görüyoruz. Orta Asya Türk-İslam toplumunun kanaat önderi Ahmet Yesevi’nin yorumları Türkmenler arasına çok yaygın. Ahmet Yesevi, “Türklük benim kaderim, Müslümanlık benim tercihimdir” diyor.

Osmanlı, Türk-Türkmen kültürü ve akılcı İslam anlayışıyla tarih sahnesine çıktı. Osmanlı’nın, Sevr Anlaşması’nı imzalayarak siyasi varlığına son verdiği dönemdeki Kültürel yapısıyla, yola çıktığı dönemdeki kültürel yapısı arasında, büyük farklılıklar var.

Bu farklılığın doğru analizini yapıp değişimin veya bozulmanın nedenlerini ortaya koyabilmiş değiliz. Bilinçli yapılanların yanında zorlayan sebepler de olabilir. Bilemediklerimiz de çok, bilip çarpıttıklarımız da çok. Doğruları bilebilseydik değişimlerin hangi nedenlerle, hangi anlayışla yaşandığını görür, aklımız eriyorsa, gücümüz yetiyorsa doğru önlemleri alırdık. Yazık ki, hem cehalet, hem de kasıtlı düzenlenmiş yanlış ve yalanlarla dolu bir aldatmaca ortamında yaşıyoruz!

Aydınlarımızı, uzmanlarımızı, bilenlerimizi, bilimsel ve dürüst analizlerle gerçekleri ortaya koymaya, halkı aydınlatmaya ve eğitmeye davet ediyorum! Doğruları, gerçekleri bilimsel yöntemlerle öğrenmeden kültürümüzü ve siyasi varlığımızı güvenceye alamayız.

Doğal değişim toplumların değişmeyen kaderidir, karşı konulamaz, aklın istediği Evrimsel değişime paralel olarak, toplumsal değişimi gerçekleştirmektir.

Osmanlı’dan önemli kesitler

  • Şeyh Edebali’nin, “Bey” sıfatını kazandığı zaman, Osman Beye verdiği, “Ey Oğul” diye başlayan öğütlerini çoğumuz biliriz. Osmanlı sultanların o öğütlere ne kadar, ne zamana kadar uyduklarını veya uymadıklarını, uymadılarsa neden uymadıklarını analiz etmiş değiliz. O öğütler sıradan bir insana değil, yönetme, hükmetme yetkisi ile donatılmış bir kişiye verilen siyasi ve ahlaki öğütlerdir. Bilge insanın sözleridir, toplumsal kültürün ürünüdür, birliği korumak, dayanışmayı güçlendirmek için verilmiştir. Bu öğütlerden uzaklaşmak toplumsal kültürden uzaklaşmanın emaresidir.
  • Osman Bey, oğlu Orhan’ı Bizans kökenli prensesle evlendirmek istediğinde, Eşinin Osman Beye, “Etme Bey, Soyumuz Bozulur” diye bir uyarıda bulunduğu yazılı. Orhan Beyin üç eşinden birisi Bizans Tekfuru’nun kızı, diğer ikisi, Bizans İmparatorlarının kızlarıdır. Osman Beyle eşi, her bakımdan, en yakın iki insan, fakat farklı düşünüyorlar, hangisi doğru? Osman Beyin Eşi, Şeyh Edebali’nin kızı. O günkü Türk Kadını köle değil, Türk örf ve adetlerine göre, kocasına görüşünü söyleyebiliyor, sonra gelen padişah eşlerinde bu nitelik var mıydı, sonra gelen padişahlarda Eş-Zevce kavramı var mıydı? Osmanlıda aile anlayışının değişimi kiminle başladı, hangi kültüre, hangi inanca dayanıyordu? Perde arkasından çevrilen her türlü hile, düzenbazlık yöntemi kiminle başladı. Bütün bunlar normal bir değişim kabul edilebilir mi, yoksa açıkça aile yapısının bozulması mıdır?
  • Osmanlı’da, “Padişah Anaları” hem siyasi, hem de kültürel bağlamda çok dikkatle incelenmeli, üzerinde çok düşünülmeli. “Osmanlıcılar” bu konuyu, Osmanlı ne kadar hoşgörülüydü, hiç ayrım yapmadı” gibi, kendilerinin bile inanmadıkları bir yaklaşımla savunuyorlar. “Hile-i Şeri-e” onların anlayışının temeli, Halkı aldatmanın en kolay, en güçlü yöntemi.

Nesebi belli olmak ya da olmamak…

Günümüzde, en yüksek konuma gelmiş insanlar, suçladığı konuyu bir kenara itip hasmını-rakibini halk içinde küçük düşürmek için, “Nesebi belli değil” diye suçluyor. Demek ki, toplumsal anlayışa göre “nesebi belli olmamak” büyük eksiklik, büyük ayıp. Bir tarafta bu anlayışları, bir tarafta “Padişah analarına” bakışları, ikiyüzlülüğü çok rahat içlerine sindirebiliyorlar.

Konunun Türk aile yapısına uygunluğu, devletin siyasetine etkisi dürüstçe irdelenmesi gerekirken ona kılıf uydurmaya çalışmak bir nitelik meselesidir. Bireyler farklı etnik veya inanç kökenli biriyle evlenebilirler. Birbirlerini tanırlar, koşullarını ortaya koyarlar, ortak noktalarda buluşurlar, nerede duracaklarını, görev ve sorumluklarını belirlerler, çocuklarının eğitimi, geleceği gibi birçok konuda uzlaşırlar. Bu tür birleşmenin doğruları da, yanlışları da sadece yapanları etkiler, özgür iradeleriyle verilmiş bir karardır, sevabı da, günahı da onları bağlar.

Siyasette, devlet ve toplum çıkarlarının önde geldiği bir ortamda, Hanedan bazında, bu uygulamanın doğru olduğunu düşünmüyorum. Eğer bir “Soy” yönetme yetkisini elde etmişse, hangi siyasi ve etik kurallarla, yola çıktıysa, onlara sadık kalmak zorundadır. Yönetimle, Halk arasındaki “Sadakat” “Bağlılık” anlayışı tek taraflı olmaz, iki tarafı da bağlar. Hanedan mensuplarının, Yönetim Yetkisinden feragat etmeleri koşuluyla, bireysel tercih hakları olmalı.

Padişah anaları

Yaygın bir şekilde, “Cennet anaların ayaklarının altındadır” diyerek “analığı” yüceltiyoruz, aynen katılıyorum. Analar, doğal olarak, kendilerinin bir parçası olan evlatlarını kendi değerleriyle donatacaktır. Anaları bu hakkından mahrum ederseniz, analık sıfatını kaldırıp onu bir kuluçka makinesi yapmış olursunuz. Evlatların analarının isteklerini yerine getirmelerini engellerseniz, kendi iddianıza göre onlara cennetin kapılarını kapatmış olursunuz.

Düşünün, devşirme bir cariye Valide Sultan, oğlu da Padişah olmuş. Bunların ana oğul ilişkisi ile devletin koşullarını akılla ve gerçekçilikle bağdaştırın, irdeleyin, karar sizin. Bildiğim kadarıyla, otuz altı padişahtan en az otuzunun anası farklı etnik, din ve kültür grubundan. Bunlar teker teker doğru olsalar bile farklılar, her biri ayrı bir kültürün, inancın ürünüdür, aynı anlayış ortamında buluşturmazsınız. Buluşturmazsanız da devlette süreklilik olmaz, devlet yönetimi yamalı bohça olur, birinin yaptığını ondan sonra gelen bozar.

Hiçbir padişahın “Ben Türküm” dediğini okumadım. Dürüst bir davranış diye nitelerim. Arap için “Kavm-i Necip”, Türk için, “Etrak-ı bi-İdrak” anlayışını benimseyen kendisini “Türküm” diye tanımlar mı? “Osmanlıcılar” ikiyüzlü, Osmanlıyı savunurmuş görünüp kendi çıkarlarını savunuyorlar.

Osmanlı sultanları kendilerini Allah’ın yerdeki gölgesi, hatadan masun, yetkisi hudutsuz hükümdar, yönettiği insanları kul, tebaa, reaya, egemen olduğu toprakları padişahın mülkü kabul ettikleri için, Osmanlı’da, devlet, millet, vatan, vatandaş gibi kavramlar oluşmamıştır.

Toprak

Osmanlı’daki toprak düzeninin ne amaçla kurulduğunu, nasıl kullanıldığını, kimlerin yararlandırıldığını, hangi koşullar yaratılıp toprakların müsadere edildiğini, düzenin niçin, idame ettirilemediğini, toprak düzeninin bozulmasının Osmanlı’nın çöküşü üzerindeki etkilerini çok iyi irdelemek lazım.

Eğitim

Osmanlı’daki eğitim düzeninin yapısını, kimin zamanında ne tür eğitim ağırlıklı idi, hangi padişahlar pozitif eğitime önem verdi, ondan sonra gelenler niye onu devam ettirmedi pozitif eğitimi kaldırdı?

Özellikle halkın eğitimi için devlet düzeyinde bir anlayış, bir organizasyon var mıydı, yoksa halkın eğitimi tamamen dini ve etnik temelli olmak üzere, mezheplerin, tarikatların, cemaatlerin, ağaların, şeyhlerin, kontrolünde miydi?

Hukuk

Osmanlı’daki hukuk sistemini doğru anlamak lazım, Örfi Hukuk, Şeri Hukuk, Hile-i Şeri-e yöntemleri ne zaman, kimler için, hangi koşullarda kullanılırdı? Kadıların, Kazaskerlerin, Şeyhülislamların gücü ne idi? Sipahilerin, Ayanların halk üzerindeki gücü ne idi? Bunları hukuki teknik açısından değil, hangisinin ne zaman, ne amaçla öyle kullanıldığını, hukukun siyasete, büyüklerin kişisel çıkarlarına ne kadar alet edildiğini bilmek önemli.

Halk neden, “…… belleyen kadı, kimi, kime şikayet edeceksin”, “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” deme aşamasına gelmiş? “Aşar” denen vergi düzeninin, kimlere ne imtiyazlar sağladığını, kimlerin anasını ağlattığını bilmek gerçekleri görmeye yardımcı olur.

Yaşamımızın köşe taşları: Osmanlı I

Yaşamımızın köşe taşları: Osmanlı I için yorumlar kapalı
Posted 26 May 2015 — by Cemil Özer
Category Uncategorized

Osmanlı İmparatorluğu bir döneme damgasını vuran, dünya tarihine yön vermiş büyük bir devletti. Ancak bugünün şart ve koşullarında bu imparatorluğu ne kadar tanıyoruz?

Osmanlı bir tarih. Tarihin ne olduğunu, nasıl anlamamız gerektiğini bilmezsek Osmanlı’yı tam ve doğru değerlendiremeyiz. O nedenle “Yaşamımızın köşe taşları: Osmanlı” adlı yazı dizimizin birinci bölümünde, öncelikle kısaca “tarih” konusuna değineceğim.

Bugüne kadar birçok yazar, şair, düşünür tarihe dair önermelerde bulundular:

“Geçmişi hatırlamayanlar onu tekrarlamaya mahkumdurlar” (Santayana, Life of Reason)

“Tarihçinin görevi geçmişi sevmek ya da geçmişten kurtulmak değil, bugünü anlamanın anahtarı olarak onu öğrenip, anlatmaktır.” (E. H. Carr, What is History?)

“Hiç tarih tekerrür mü ederdi, eğer ibret alınsaydı” (M. Akif Ersoy)

“Eşek çamura bir defa düşer” (Anonim )

Yukarıdaki sözlerin benzeri yüzlerce anlamlı ifade var. Keşke bu tür sözlerin içeriğinin bilincine varıp, ders alabilseydik. Doğru tarih yazabilseydik, doğru tarih eğitimi verebilseydik, tarihimizi doğru bilseydik, tıpatıp aynı veya çok benzer acıları defalarca yaşar mıydık? Osmanlı İmparatorluğu’nu ne kadar tanıyoruz? Yoksa bildiklerimiz televizyon dizilerinde gördüğümüz Osmanlı ile mi sınırlı?

Her yazılı metin tarih midir? Tarihin sınırı neresi?

Yazılı metinleri “tarih” olarak tanıttılar, aslında tarih o yazılı metinler değil, o metinlerde hikaye edilen, yaşanmış gerçeklerin kendisidir. Yaşanmış gerçekler sadece dışa yansıtılanlar değil, düşünülenler, yapılmayanlar, yapılamayanlar ve yapılanların dışa yansıtılmamış bilinmeyen veya bilinip, saklanan yönleri vardır.

Yaşananların tümünü öğrenmek hiçbir zaman mümkün olmamıştır, bundan sonra da olabileceğini hiç sanmıyorum. Tarihi anlatan metinler, ne kadar çok belgeye dayanırsa, ne kadar dürüst yazılırsa, o kadar büyük oranda hakiki tarih yansıtılmış olur. Teorik olarak, tarihçinin iki temel vasfı olmalı; birincisi, olabildiğince çok araştırma, olabildiğince çok belgeye ulaşma, olabildiğince gerçekleri tam ve doğru öğrenmenin şart olduğu bilincinde olmak. İkincisi, öğrendiği, bildiği gerçekleri, hiçbir amaçla değiştirmeme, saptırmama, saklamama, dürüst olma bilincinde olmak.

İdeolojik nedenler, siyasi kaygılar, korkular…

Pratikte tarihçilerin olayları tam bildiklerinden emin değilim, çünkü tam bilebilme koşullarını sağlayabilme oranı düşüktür. Pratikte tarihçilerin bildiklerini tam ve doğru yansıttıklarından hiç emin değilim, çünkü ideolojik nedenler, siyasi kaygılar, korkular, beklentiler tarihçiyi yönlendiriyor. Bazı gerçekler saklanıyor, bazı olmayan konular ilave ediliyor, bazı olayların bir yanı örtülürken öteki yanı aşırı olarak öne çıkarılıyor.

Kaynaklara ulaşmak çok zor olduğu için, eksik bilgi kaçınılmazdır, bir dereceye kadar mazur görülür fakat bilinenleri çarpıtmak, saklamak, olmayanları ilave etmek yalancılıktır, ideolojik veya maddi çıkarcılıktır, insani değerlerle ve bilim anlayışıyla bağdaşmaz. Yalancılardan her türlü ahlaksızlık beklenir!

Yaşananlar hiçbir zaman tek yönlü değildir. Olaya hangi açıdan bakılırsa o yönü öne çıkar, hangi belge okunur veya hangi şahit dinlenirse onun etkisi altında kalınır. Belgelere veya şahitlere ulaşmanın zorluğundan doğacak eksikliği asgariye indirebilmek için, tarihçinin çok çalışkan, çok özverili olması gerekir, böyle tarihçiler alkışlanır. Öğrendiği doğruları yansıtırken dürüst ve tarafsız davranan tarihçiler daha çok alkışlanmalı. Ön yargılı olarak, olayın bir yanını öne çıkarıp, öteki yanını saklayanlar, toplumsal yaşamı ayrıştıracak hatta düşmanlık yaratacak boyutlara taşıyanlar, ahlaki değerlerden yoksun zalimler, insanlıktan nasibini hiç almamış yaratıklardır.

Doğrusunu öğrenin!

Gerçeği öğrenmek için doğru tarihi bilmek zorunludur. Tarihçinin doğruyu yazma vicdani sorumluğu kadar, okuyucunun da okuduğunu sorgulamak, farklı kaynaklarla karşılaştırmak gibi akılcı ve bilimsel sorumluluğu vardır. Tarihçi gerçeklerin savcısı, gerçeklerin avukatı rolüne soyunmuş, çok çalışan, dürüst, iyi karakterli, bilimsel yetenekli, yaptıklarının topluma hizmet olduğunun bilincinde olan kişi olmalıdır.

Tarih okuyucusu ezberlediklerinin peşinden giden biri değil, olayın sebep ve sonuçlarını irdeleyen, gerçekleri öğrenen, mutlaka ders alan ve geçmişten gelen yanlışları düzeltme çabasında olan, akıllı bir insan olmalıdır. Geçmişini tam bilmeyenler kendisini de, içinde bulunduğu ortamı da, tam ve doğru tanıyamaz, aldanır, aldatılır, kullanılır, kul, köle yapılır, sömürülür!

Türklerin derin geçmişini tam bilemeyişimizde ihmallerimizin, hatalarımızın yanında, yeterince bilimsel belge ve arkeolojik verilerin olmayışı da önemli bir rol oynar. Buna karşın en yakın siyasi geçmişimiz olan, bugünümüzü pozitif ve negatif doğrultuda etkileyen, Osmanlı dönemi için böyle bir şey söz konusu değil. Her türlü belge, bilgi bizim elimizde de var, olayların karşı taraflarının da elinde var.

Büyük ölçüde, tatlı ve acı mirasını taşıdığımız Osmanlı dönemini tam ve doğru bilmemek, bize siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan büyük bedeller ödetiyor. Haklarımızı koruyabilme gücüne sahip olmayışımız üzücü. Geçmişimizi ve uluslararası ortamdaki rolümüzü tam bilmeyişimiz büyük ayıbımızdır. Üzüntünün ve ayıbın sorumlusu, başta devlet görevlileri ve aydınlar olmak üzere toplumdur.

Yabancıların Osmanlı dönemini çarpıtmaları onların siyasi hedeflerinin gereğidir, bizim görevimiz onlara çanak tutmak değil oyunlarını bozmaktır. İçimizdeki bazı kesimlerin Osmanlı dönemini çarpıtmaları cehaletle beraber, büyük ölçüde siyasi, ideolojik ve ekonomik çıkarcılıktır. Gerçekleri saklayarak, Osmanlıyı şu kadar asırlık güllük, gülistanlık bir dönem gibi gösterip, yıkılmasının faturasını Cumhuriyet’i kuranlara kesenler vicdansızlardır. Bu iş birlikçilerin Cumhuriyet ve Türklük karşıtı çabaları dış güçlerin yıkıcı çabalarından daha yıkıcıdır. Bedelini siyasi, ekonomik ve kültürel bakımdan çok ödedik, aklımızı başımıza almazsak daha da ödeyeceğiz. Cumhuriyetin yıpratanlar ulusa ihanet ederken, onlara en büyük desteği bunu göremeyenler, görüp de önlem almayanlar, elini taşın altına koymayanlar veriyor.

Ne daha az ne daha fazla…

Övmek veya yermek amacıyla, kasıtlı olarak, Osmanlı’yı, olduğundan fazla veya olduğundan az göstermek, basit bir ideolojik yalan değil, Türk kültürüne, Türk ulusuna ihanettir. Bunu yapanlar kendilerini aldatabilirler fakat yarın torunlarının yüzünün kızarmasını önleyemeyeceklerdir. Geçmişi doğru bilmenin asıl amacı olaylardan ders almak, kendini tanımak, haklarını, sorumluluklarını öğrenmek, bazı yanlışları düzeltmek, bazı tehditleri yakından görüp, etkin önlemler almaktır. Gerçeklerin bilincinde olunursa refah ve güven içinde yaşanır, gelecek daha doğru planlanır.

Bu düşüncelerden hareketle, Osmanlı sürecinde, yönetimden, halktan ve dış güçlerden kaynaklanan, kültürel, siyasi ve ekonomik yapımızı etkileyen bazı düşüncelere, uygulamalara, olaylara, ve sistemi ile toplumu bozulmaya götürdüğünü düşündüğüm örneklere dikkat çekeceğim. Bu hususlar çoğunlukla biliniyor olsa da sorgulandığından, içeriğinin doğru anlaşıldığından emin değilim. Zor olmakla birlikte, maddi kayıpların bir bölümü zaman içinde telafi edilebiliyor, kültürel bozulmanın telafisi mümkün değil, benlik, kimlik elden gidiyor, Türk kültürüyle bağdaşmıyor, özgürce ve onurlu yaşamak zorlaşıyor. İşte tarih bilinci de bu noktada önem kazanıyor. Bu tarih, tarihçi, tarihi öğrenmek kavramlarının önemini kavradıktan sonra şimdi sizleri bu konuda düşünmeye davet ediyorum.

“Yaşamımızın köşe taşları: Osmanlı” yazı dizimizin ikinci bölümünde tarihi bir kavram olarak ele almak yerine bu defa tarihin kendisine yolculuk edeceğiz.

Yaşamımızın köşe taşları: İslam II

Yaşamımızın köşe taşları: İslam II için yorumlar kapalı
Posted 22 May 2015 — by Cemil Özer
Category Uncategorized

İslamiyetin ulaştığı noktada kaç kişi bu dini doğru şekilde algılıyor? Dini anlamaya çalışmak suç olabilir mi? İslam’ın doğru yaşanması/uygulanması için Kur’an’ın mutlaka anlaşılarak okunması gerekmez mi? İçine siyaset giren İslam’ın özünden uzaklaşmaz mı?

Yaşamımızın köşe taşları: İslam adlı yazı dizimizin birinci bölümünde İslamiyetin gelişimini etkileyen insanlardan ve olaylardan bahsetmiştik. Dört halife dönemine, kişilere ve olaylara yeniden göz atarak kısaca hatırlayalım.

Halife, Hz. Muhammet’ten sonra onun yerine geçen kişidir. Hz. Muhammet, sağlığında herhangi bir kişiyi işaret etmemişti, ancak bazı işaretler yorumlara neden oldu.

Hz. Muhammet Ali’yi hep övmüş, sorunların çözümünde ona baş vurulmasını söylemiş, hatta, “Ben ilim şehriyim, Ali ilim şehrinin kapısıdır” ifadesi sahih hadis olarak kabul edilir ve Ali taraftarları Hz. Muhammet’in Ali’yi işaret ettiği, yorumunu yaparlar.

İmamı Azam Ebu Hanife’nin, “Hilafet ehliyet olarak Ali’nin hakkıdır ama atanarak değil, seçimle gelmeli” dediğini, okudum.

Hz. Muhammet, rahatsızlığının ileri safhasında cemaate namaz kıldıramaz duruma gelince, namazı Ebubekir’in kıldırmasını söylemiş. Ebubekir taraftarları da bununla Ebubekir’i işaret ettiği yorumunu yaparlar..

Peygamberlik, ilahi bir sıfat, Allah’ın verdiği bir yetki, onun halifesi olamaz, diye düşünüyorum. Hz. Muhammet son peygamber ve İslam’da ruhban sınıfı yoktur. Öyle ise, Ebubekir, Hz. Muhammet’in siyasi konumunun, devlet başkanlığının halifesi olmalı.

İlk halifenin seçiminde de, daha sonraki seçimlerde de çeşitli kriterler ileri sürüldü. İlk seçimin yapıldığı o toplantıya, Hz. Muhammet’in defin işleriyle meşgul olduğu için Ali katılmadı. Ebu Bekir halife seçildi ve halifenin Kureyş kabilesinden olması kararlaştırıldı. Eğer bu kararın bir gücü, bir geçerliliği varsa, Osmanlı Halifelerinin Araplar tarafından benimsenip, benimsenmediği bir soru olarak ortaya çıkabilir.

Tüm Araplar biat etmese de, ilk dört Halife seçimle veya genel kabulle geldi.

Muaviye ile başlayan Emevi Saltanatında Halifelik babadan oğula geçen soy halifeliğine dönüştürüldü.

Dört halife devrinden sonrası tufan

Emevilere karşı en organize mücadeleyi, Hz. Muhammet’in amcası, Abbas’ın adını taşıyan Abbasiler verdiler. Karşı çıkmalarının birçok nedeni vardı, öne çıkarılan en önemli neden ehlibeyte yapılan zulümdü.

Abbasiler kendi güçleriyle Emevi Saltanatını yıkamazdı, Türkleri kullandılar. Horasanlı Eba Müslim, Emevi Saltanatının yıkılmasında en etkin rolü oynadı.

Halifelik Abbasilere geçtikten bir süre sonra, Halife, Eba Müslim’in gücünden rahatsız olmaya başladı, onu sarayında tuzağa düşürerek cellatların eline teslim etti.

Türklerin Abbasilerin tarafında yer almasının ilkesel nedeni sadece ehlibeyt taraftarlığı mı, yoksa başka beklentileri var mıydı, uzmanlar cevaplasın. Abbasiler de, Emeviler kadar olmasa bile, “Arap” ağırlıklıydılar.

1258’de Moğollar Bağdat’ı işgal etti, Timur’un torunu, Hülagu Abbasi halifesini atının ayaklarının altında ezerek öldürdü ve Abbasi saltanatı sona erdi. Abbasi ailesinden birisi, Mısır’daki Memlük devletine sığınarak, halifeliği sürdürdü.

1517’de Yavuz Sultan Selim, Mısır’daki Memlük devletine son verdi, Halife Mütevekkil Al Allah’ı İstanbul’a getirip, Yedikule zindanına attırdı. Ayasofya’da yapılan bir törenle halifeliğin Osmanlı’ya devredildiğini söyleyen de var bunu kabul etmeyen de… Mısır’daki halifeliğe son verilmesi ve Kutsal Emanetlerin İstanbul’a getirilmesi, halifeliğin Osmanlı’ya geçtiğinin gerekçesi olarak kabul edilmektedir.

Halifelik birleştirici güç olabildi mi?

Osmanlı’da, Kanuni’den 3. Ahmet’e kadar halifelik öne çıkarılmamış, kişisel bir unvan, bir üstünlük işareti olarak kullanılmıştır. 19. yüzyıldan sonra, İmparatorluğun çöküşünü önlemek için, halifelik tüm Müslümanları birleştirecek bir güç olarak kullanılmak istenmiş, özellikle, 2. Abdülhamit Osmanlı bünyesindeki Türklere ve Araplara İttihadı İslam politikasını uygulamaya çalışmış, ancak Araplar itibar etmemişler. Buna karşın Türkler İslam görünümü altında Araplığa itilmiştir.

  1. Dünya Harbinde Osmanlı halifesinin yaptığı cihat(!) çağrısına İslam dünyası uymamış, cihada rağmen Araplar İngilizlerle iş birliği yaparak, bağlı oldukları Osmanlı’ya başkaldırıp, arkadan vurmuşlardır. 30 Ağustos 1922’de kazanılan Büyük Zafer’den sonra, Müttefikler, daha önce imzalanan Sevr’i gözden geçirmek bahanesiyle, Türk Milli Mücadelesinin temsilcilerini Lozan’a davet ederken, Osmanlı Hükümeti’nin temsilcilerini de çağırdılar. Bu tuzağı önlemenin tek yolu saltanatın kaldırılmasıydı.

1 Kasım 1922’de TBMM, saltanatı kaldırdı, fakat Padişahın halifelik sıfatına dokunmadı. Kasım ayı ortalarında Vahdettin, İngiliz zırhlısıyla ülkeden kaçıp, İngilizlere sığınırken halife sıfatını koruyordu. Halifenin İngilizlerin elinde bulunması Hindistan Müslümanları açısından çok sakıncalıydı. Bunun için, TBMM Vahdettin’in halife sıfatını kaldırdı ve Abdülmecit’i halife ilan etti. Abdülmecit siyasi oyunlara alet olup, bir devlet başkanı halife gibi siyasi hareketlerin içine girince, TBMM, halife sıfatını tamamen kaldırdı.

Her olayın bir perde arkası var

Şimdi, tüm bu tarihi değerlendirmeyi dikkate alarak şunu söyleyebiliriz ki görünen her olayın arkasında başka olaylar yer alıyor. Yani madalyon iki yüzü var. Görünen yüz dışa yansıyan davranış, arka yüz davranışın niyeti, amacıdır. Biyolojik gözle görülmeyen arka yüz akıl gözüyle değerlendirilip, tam anlaşılmazsa, sergilenen davranış insanı tuzağa düşürebilir.

Burada amaç İslam inanç sistemini analiz etmek değil. Ancak gözlem, bilgi ve tarihi belgelere dayanarak yorumladıklarımızı ve inandıklarımızı dile getirmekte bir sakınca yok. Cehalet tehlikelidir, cahillerden korkarım. Dürüst olmayan bilgililer çok daha tehlikelidir, insanı şeytanca aldatırlar, onlardan daha çok korkarım. İnsanları düşündürmeye, sorgulamaya yönlendirebilirsem görevimi yapmış sayıyorum. Araştırarak, öğrenerek, yorumlayarak varacakları sonuç insanların kendi ürünleridir. Bilinçli irdelemeden geçmiş, özgür irade ile verilmiş kararlara, bana göre yanlış bile olsa, saygı duyarım.

Geçerli İslami belgelere ve saygıdeğer İslam bilginlerinin ortak kabulüne göre;

İslam son din, Hz. Muhammet son peygamberdir. İslam, bir ırkın, bir toplumun, bir coğrafyanın değil, tüm insanlığı kucaklayan evrensel bir dindir. Altından kalkabildiğim kadar, bu kabuller hakkında bir beyin fırtınası yapacağım. İnanç temelli düşüncelerimi sadece Allah yargılar, sevabı, günahı beni bağlar. Düşüncelerime paralel olsun, karşıt olsun, yapıcı görüşlere açığım.

İslam son din, Hz. Muhammet son Peygamber olduğuna göre vahiy yoluyla yeni bir din ve onu tebliğ edecek bir peygamber gelmeyecektir. Nitekim takriben on dört asırdır yeni bir din de, yeni bir peygamber de gelmemiştir. İslam tüm insanlığı kucaklayan, evrensel bir din olduğuna göre, hem bugünün tüm insanlarının ihtiyaçlarına, hem de evrimle oluşacak yeni ortamların inanç, felsefe, ahlak anlayışlarına cevap verecek bir din olmalıdır.

İslam’ın tüm insanları kucaklayacak, tüm zamanları kapsayacak bir din olduğuna inanmak güzel fakat yetmez, inancı gerçekleştirecek etkenleri anlamak, anlatmak, gerekiyorsa geliştirmek, inanç sahibinin görevi ve sorumluluğudur. Artık Peygamber gelmeyeceğine göre, insanlara rehberlik edecek, aydınlatacak, ihtiyaçlarına cevap verecek ilkeleri, anlayışları tespit edip, anlamak, anlatmak gerekiyorsa geliştirmek, inanç sahibinin görevidir sorumluluğudur.

Bu iki konuyu cevaplamak hiç kolay değil. Amacım beyin fırtınası yapmak, bir farkındalık ortamı hazırlamak, ışık tutmak, düşünmeye yönlendirmek.

“Gerçek İslam” nedir, nerededir?

Bugünkü İslam dünyasının param parça hali çok acınacak bir durum. Birbirine zıt mezhepler, tarikatlar, cemaatler, İslam’ı çıkarı için kullanan siyasi ve ekonomik odaklar, cirit atıyor. Yaşanan İslam Tüm Müslümanları bile İslam çatısı altında birleştirememişken, tüm insanları nasıl İslam çatısı altında toplayacak, nasıl tüm zamanları kapsayan evrensel bir din olacak?

İlahi mesaj yanlış olmayacağına göre, günah İslam’a egemen olan, kontrol eden, yönlendiren insanların olmalı. Bu sorunun cevabına yaklaşılırsa, arkası çorap söküğü gibi gelir. İlk bakışta görünen; Müslümanların büyük bölümünün İslam’ı anlamadan, ezberletilerek inandırılması, İslam’ı yöneten küçük kesimin ise İslam’ı siyasi ve ekonomik çıkarlarının aracı olarak kullanmasıdır.

İlahi mesajın gerçekleşmesine hizmet etmek için aklın erdiği, gücün yettiği bütün çabalar gösterilmeli. Yaşanan İslam, tüm Müslümanları bile birleştiremediğine göre, ilahi mesajın nitelediği gerçek İslam değil. Öyle ise, Gerçek İslam bulunup yaşama geçirilmeli. Gerçek, dürüst dindarları devreye sokmak lazım. Daha da ilerisi Allah’la kul arasındaki aracıları devreden çıkarıp dini, inanan bireye teslim etmek lazım. Gerçek İslam’ın temel ilkeleri de inançlı bireyin nitelikleri de Kur’an’dadır.

Kur’an anlaşılmalı ki safsatalar yok olabilsin

Bugün Kur’an var ve çok söz ediliyor, ama içeriğinden, özünden değil. Sıradan insanların Kur’an’ın içeriğini tam bildiğini hiç sanmıyorum, uzman geçinenlerin çoğunun da, Kur’an’ı gerçekten özümsediklerinden şüpheliyim. Kur’an’ın okunması şekilci kurallara bağlanmış, zorlaştırılmıştır. Kur’an deri kılıfların içinde, baş hizasında daha yukarıda bir seviyede, odanın duvarında, saygın bir görünüm içinde muhafaza ediliyor. Yaşanan İslam’ın en büyük sorunu burada başlıyor. Kur’an okunup, anlaşılıp, uyulması gereken bir rehber mi, yoksa el sürülemez kutsal bir obje mi?

İnsanlara telkin edilen, hatta dayatılan anlayışlar ve uygulamalar Kur’an’ın emri mi, yoksa kerameti kendinden menkul “Hoca Efendilerin” sözleri mi?

Kur’an’ın başka dillere tercümesi yapılsa da çok itibar edilmiyor, makbul sayılmıyor. Orijinal dilinden okunması gerektiğine dair yaygın bir baskı hakim. Oysa Araplar bile kendi dilindeki Kur’an’ı tam okuyup anlayamazken, Türklerin Kur’an okuyabilmesi için Arapça öğrenmesi şart koşuluyor. Halbuki:

Yunus Emre;

“Bir ben var bende, benden içeri” diyor. Karaca Ahmet, Hacı Bayram Veli, Pir Sultan Abdal, İbn Haldun, Mevlana Celalettin Rumi ve daha niceleri gibi düşüncesini Türkçe ifade etmiştir.

Hacı Bektaş Veli;

“Eline, diline, beline sahip ol” ahlak anlayışı, Türkçe halka ulaşma aracıdır.

Ahmet Yesevi;

“Türklüğüm benim kaderim, İslam benim tercihimdir.”

İslam’daki akılcı, bilimci, yobaz olmayan, kanaat önderlerinin çoğu Horasan yöresinden, Türk kökenli oldukları gözüküyor.

Ziya Gökalp;  

“Bir Ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur,

Köylü anlar manasını namazdaki duanın…

Bir Ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur,

Küçük, büyük herkes bilir buyruğunu Huda’nın…

Ey Türkoğlu, işte orasıdır senin Vatanın!’’

Türk’e yakışan inancın bundan daha güzel ifadesi olabilir mi?

Arapçadan başka bir dilde Kur’an okunmasını tasvip etmeyenler ve Kur’an’ın anlaşılmasının önüne geçmek isteyenler İslamiyete öyle büyük zararlar verdiler ki… Bundan daha büyük zararı, Müslüman olmayanlar bile verememiştir. Kişi kendisine ezberletileni değil, kendi anladığını ve inandığını yapacak. Kişi ulaşabildiği her şeyi okuyacak, zenginleşecek, yorumlayacak, inandığı ve yaptığı kendi kararı olacak. Kerameti kendinden menkul kişilerin müridi, bağımlısı, kölesi olmayacak, onlar tarafından güdülmeyecek.

Kur’an’ı anlamanın kolay olmadığını gayet iyi biliyorum, yanılma payı her zaman olmakla beraber, bir aşamadan sonra, insan Allah bunu şu amaçla söylemiş olabilir, diyebiliyor. Boynuna yular takılanların dini olmaz. İnsana yapması gerekenler dikte edilerek yaptırılırsa bir anlam ifade etmez, insan kendi anlayışına göre inanıcını belirleyecek ve inancının peşinden gidecek, sevabı da, günahı da kendisine ait olacak. Allah’ın kul hakkı yemeyen, fesatlık içermeyen hataları bağışlayacağına inanıyorum.

Dinin ritüelleri vardır, yerine getirilir fakat dinin özü şeklinden çok daha önemlidir.     Ezberletilmiş, dayatılmış emirlere uymak değil, anlayarak, inanarak, bireysel kararla, öze ağırlık vererek yapılanlar, bilinçli hareketler, makbuldür.

İslam’ın özünü kavramış, bilinçli bir Müslümanın, aşağıda sıraladığım anlayışlara itirazda bulunacağını sanmıyorum.

Bana göre, İslam’ın Özü

– Allah’ın birliği, tekliği, Allah’tan başka Allah olmadığı

– Hz. Muhammet’in, Allah’ın kulu ve resulü olduğu

– Allah’ın, alemleri yaratan, kurallarını koyan, doğmamış, doğurmamış, ezelden ebede var olan, şekilden, mekandan, zamandan münezzeh, görüneni de görünmeyeni de en iyi bilen, yargılayan, adil, sevgi dolu, bağışlayan, koruyan, doğruyu yanlışı en iyi ayırt eden, doğruları ödüllendiren, yanlışları cezalandıran, her zaman her yerde hazır ve nazır olan, din gününün maliki sultanı, her şeye kadir, canlı, cansız bütün yaratılmışlarda varlığı hissedilen, insana şah damarından daha yakın, ilahi bir güç olduğu

– Kim tarafından olursa olsun Allah adına ahkam kesmenin, Allah’a şirk koşmak olduğu,

– İnsanların fani oldukları, bir gün mutlaka ölümü tadacakları

– İnsanların inançlarının sadece Allah tarafından yargılanabileceği, başka insanlar tarafından yargılanıp cezalandırılamayacağı, Allah’ın verdiği canı Allah’ın alacağı,

– İnancından dolayı kişiler hakkında “Katli Vaciptir” fetvası verenlerin Allah adına karar vermiş, “Şirk koşmuş” oldukları

– İnsanların, “din günü” mutlaka sorgulanacağı, bireysel sevaplarının ve günahlarının önlerine konulacağı

– Allah’ın istediği kusuru bağışlayabileceği, fakat Kul hakkı yeme günahını bağışlamayacağı

– Allah’ın izni olmadan hiç kimsenin, hiç kimseye şefaat edemeyeceği

– İftira etmenin büyük bir günah olduğu ve cezasının mutlaka verileceği

– Komşusu aç yatarken, kendisinin tok uyumasının doğru olmadığı, insanın paylaşmasının ve muhtaca yardım etmesinin şart olduğu

– Her Müslümanın istediği zaman, istediği yerde, hiçbir aracıya ihtiyaç duymadan Allah’a ibadet edebileceği, yakarabileceği, yalvarabileceği, bağışlanmasını dileyebileceği,

– İslam’da, ruhban sınıfının olmadığı, Allah’la kulu arasına hiçbir kişi veya kurumun giremeyeceği, Müslümanın yaptıklarından ve yapmadıklarından bireysel olarak sorumlu olduğu

– İyi Müslüman olabilmek için, önce iyi adam olmanın zorunlu olduğu

– Doğayı, diğer canlıları sevmenin korumanın şart olduğu,

– Siyasi gücün toplumsal yaşamı, insanlar arası ilişkileri düzenlemek için kural koyup, kaldırabileceği fakat kesinlikle Allah adına kural koyup, kaldıramayacağı

– İslam’ın kendisinden önce gelen semavi dinleri ve onlara verilen kitapların özünü kabul ettiği

– İslam’ın ilk ayetinin “Oku!” olduğu, okumanın her şeyi kapsadığı, geniş anlamda kainatı, yaratılışı, Allah’ı anlamak için okumak, öğrenmek, düşünmek, üretmek için okumak gerektiği

– İslam’ın, akla ve bilime çok önem verdiği

– Ve İslam’ın, insanların, anadan başlamak üzere aile fertlerine, komşulara, gücünün yettiği kadar bütün insanlara, bütün canlılara, doğaya, sevgi ve sadakat göstermesini istediği inancına sahip olanlar bana kalırsa İslam inancının özünü kavramış sayılırlar.

Bu bilinçteki Müslümanlar fanatik olamazlar, çıkarcı olamazlar, birbirleriyle ve diğerleriyle kaynaşacak, bütünleşecektir. Herkesin inancı kendisini bağlar anlayışı bir arada olmanın temelidir. Farklı inançtan bile olsa, uygar, çağdaş insanların özünde bu anlayışlara karşı çıkmayacaklarını, bu anlayışlara aykırı düşmeyen özel anlayışlarını muhafaza etmelerinin de bir sakınca doğurmayacağını düşünmüyorum.

Kur’an diğer semavi dinlerin kitaplarını kabul ettiğine göre, tüm insanlar kucaklanabilir.

Yaşanan inanç ve ahlak anlayışı, çağdaş anlayışa yakın olduğu takdirde, evrimle gelecek anlayış mevcut çağdaş anlayışa yakın olacak ve değişime uyum sağlanabilecek ve İslam evrensel din olacaktır.

Doğruyu nasıl bulacağız?

Gelelim insanın başkalarına bağımlı olmadan doğruyu bulma yöntemine… Allah, bin dört yüz sene önce insanın kendini yönetebilecek düzeye ulaştığını kabul etti ki, artık peygamber göndermeyeceğine karar verdi.

Gerçek şu ki, insan kendisinden bekleneni verememiş, saltanat, şöhret, çıkar, intikam gibi hırsların esiri olarak İslam’ı bugünkü duruma sürüklemiştir. İnsanda Allah’ın lütfettiği, sezgi, zeka, akıl ve vicdan gibi cevherler var. İnsan, geçmişten ders alır, bu değerleri anlar, değerlendirir ve doğru kullanırsa, dışarıdan bir rehbere ihtiyaç duymadan sorunlarını aşar.

Sezgi, insanın beş duyusuna ilave altıncı bir his, içe doğma, ilham gibi bir sezme gücüdür. Sezgi, insanda bir ışık yakar, görünmeyen bazı şeyleri çağrıştırır, algılatır, düşünmeye ve değerlendirmeye kapı aralar.

Zeka, olayları görme, aralarında ilişki kurma, bir sonuca ulaşma yeteneğidir. Sanki matematiksel yöntemle çalışan bir yetenektir. Normal insanlar görünenleri görürler, zeki insanlar görünenlerden hareketle görünmeyenler hakkında bir düşünce yaratabilirler.

Akıl, insanın bildiklerini, sezgilerini, algılarını, zeka ürünü sonuçları, dış ortamın koşullarını değerlendirir, ön görülerde bulunur, günü ve geleceği kapsayan hedefleri, bu hedeflere gidecek yöntemleri belirleyip, eyleme geçirir. Akıl insanın en büyük gücüdür.

Akıl, temsil ettiği kişi veya toplum için iyi olanları bulup, yaptırmak ister. Aklın bulduğu seçenek bir bakıma en iyidir ama farklı bakış açısıyla en iyi olmayabilir. İnsanın içinden gelen bir ses aklı uyarır, sen bir bütünün içindesin, yalnız değilsin, kendinle beraber, çevrendekileri de, doğayı da düşünmek, korumak zorundasın, maddi kazanımını düşünürken, manevi değerlerini, itibarını, toplumsal değerleri de dikkate almak zorundasın gibi telkinlerde bulunur. Bu ses, insanın vicdandır.

Vicdan, bir ruhtur, bir anlayıştır, ahlaki ve felsefi değerler sisteminin ürünü bir cevherdir. Deyim yerinde ise, vicdan iyilik meleğidir. İnanç değerleri, insani değerler, başkalarını sevme, paylaşma hasleti kendini en çok vicdanda gösterir. Vicdan etkin olmazsa, sadece akla dayalı yöntemler insanı egoist, hatta zalim yapabilir. Akıl insana maddi güç, maddi değerler kazandırırken vicdanı dikkate almazsa, insanlıktan uzaklaşılabilir. Vicdan, elle tutulamaz, gözle görülemez, yaradılıştan gelen bir ruhun, yaşam sürecinde, öğrenerek, düşünerek, empati yaparak, kazandığı bir ahlak anlayışı, bir yaşam felsefesidir. Vicdan kendisini daha ziyade insanın davranışlarıyla belli eder.

Sezgi, zeka, akıl, vicdan, çok önemli değerlerdir, fakat tek başlarına eksik kalabilirler. Dördüne de sahip olan ve bu cevherleri birbirlerini destekleyecek şekilde koordineli kullanabilen insan, iyi insandır, mükemmel insandır, İslam’ın istediği kişidir. Allah’ını da, kendini de, çevresini de tanır, bilir, kendini korurken haddi aşmaz, başka haklara saldırmaz.

Allah’a bütün varlığımla inandığımdan şüphem yoktur. Bütün çabam önce Allah’ı doğru anlamak sonra da kurallarına uyabilmektir. Gerçekten Allah’ı doğru anlamak çok önemli, insanların çoğu kendilerine öğretilen ibadeti yerine getiriyor, ezberletilen duaları okuyor ama o ölçüde Allah’ı doğru anlıyorlar mı? İşte herkes kendinde bu sorunun cevabını arayabilir, aramalı. Çünkü dünyada İslam adına yapılan yanlışlar, işlenen cinayetler ve suçlar ancak ve ancak gerçek İslam herkes tarafından anlaşıldığında azalır.

Yaşamımızın köşe taşları: İslam – I

Yaşamımızın köşe taşları: İslam – I için yorumlar kapalı
Posted 15 May 2015 — by Cemil Özer
Category Uncategorized

 

İnsan, yaradılış, Türkler, semavi dinler ve İslam… Cemil Özer, iki bölümden oluşan yazı dizisinin bu ilk bölümünde İslamiyetin yayılması ve şekillenmesinde rol oynayan önemli kişileri ve tarihteki konumlarını ele alıyor. Tarihte gelişen belli olaylara dair çeşitli kuşkuları sorgulayan Özer okurlarını “inanç avcıları”na karşı dikkatli olmaya davet ediyor.

İnsan, yaradılışından itibaren bir arayış içine girmiştir. Ben kimim, kim yarattı, niçin yarattı? Ben yalnız değilim bir bütünün içinde çok küçük bir parçayım, bütün içindeki yerim, fonksiyonum nedir? Mevcut bütün canlı, cansız varlıkların sahibi kim, onlara nasıl hükmediyor?  Güneş, ay, yıldızlar gibi varlıklar bir görünüyor bir kayboluyor, acaba bütünün içinde hiç göremediğimiz başka neler var?  Yıldırım, şimşek, gök gürültüsü, deprem bir ilahi ikaz mı, verilen bir ceza mı? Nasıl davranırsam yaratanın sevgisini kazanır korunurum, ne yaparsam gazabına uğrarım?  İnsan, yaratanın sevgisini kazanmanın, gazabından korunmanın, varlığının diyetini ödemenin çok farklı yollarını denemiştir. Yalvarmak, ibadet etmek, kurbanlar kesmek, bilinen örneklerdir.

İlk insanlar birçok şeyi bireysel olarak düşünüp, yapmış değil, Yaratanla iletişim içinde olduklarını öne süren, toplumun bütününden daha erken uyanmış açıkgözler, değişik sıfatlara bürünüp, insanlara telkinlerde bulunarak, korkutarak, kandırarak yaptırmışlardır. Falcılar, sihirbazlar, inanç avcıları insanlığın ilk dönemlerden itibaren ortaya çıkmışlar, halen de değişik isim ve sıfatlarla devam ediyorlar.

Zamanla, düşünürler, felsefeciler ortaya çıkmış, Yaratanla, doğayla, insanlar arası ilişkilerle ilgili konularda sezgilere, akla, mantığa, dayalı düşünceler ortaya koymuşlar, etik değerler üretmişler. Bu değerli insanlar çok şey ifade etmişler ama düşüncelerinin yaratanı ve yaratılan her şeyi kapsadığı, bütün doğruları ortaya koyabildikleri söylenemez. Sonra semavi dinler geldi. Peygamberler “melek” aracılığıyla tanrıdan aldıkları “vahiyleri” halka tebliğ etmeye başladılar.

Bu genel süreçte bütün toplumlar bire bir aynı olayları yaşamadı, yaşanan zamanın koşulları, doğa olayları, düşünürler, kanaat önderleri toplumların kültürlerinin oluşmasında etkili olmuşlardır. Toplumların kabullendikleri yaratılış anlayışı, benimsedikleri ahlak ve insan hakları anlayışı, doğal koşullardan korunma gerekleri ve nesillerini sürdürme arzusu kültürlerinin köşe taşlarıdır.

Kültürlerin gelişip, çağdaş değerlerle, kucaklaşmaları çok büyük bir aşamadır. İnsanları en çok etkileyen iki faktör, korkuları ve çıkar hırslarıdır. İnsanlar çoğunlukla ya korkutularak, ya da aldatılarak istismar edilirler. İnsanların en çok istismar edildikleri alan din ve inançtır. “Dinciler” diğer bir ifadeyle din istismarcıları, insanları en çok Allah’la korkuturlar. İnsanlar Allah’ı ne kadar doğru anlayabilirlerse, din sömürücülerinin tuzağına düşme ihtimalleri o kadar azalır.

Türklerin, Müslüman olmadan önceki kültürleri, örf ve adetleri, çevrelerindeki toplumlardan daha ileri bir yapıya sahipti. Çok genel bir ifadeyle, doğaya daha doğrusu Göktanrı’ya inanmış, değerlerine çok bağlanmış, düzenli bir yaşam sürdürmüşlerdir. Günümüzde bile büyük sorun olan kadının toplumdaki konumu eski Türklerde çok saygın ve bazı konularda erkekle eşitti.

Türkler ve İslamiyet  

Türklerin İslam’a kucak açıp kabul ettiğini söyleyenler de var, Arap’ın kılıç zoruyla Müslümanlaştırdığını ileri sürenler de var. İki iddianın da gerçeklik payı var.

Türk kültürünün İslam’dan büyük ölçüde etkilendiği ve değiştiği açıktır. Değişimin boyutunu doğru anlayabilmek için, hem eski Türk kültürünü, hem İslam’ı doğru tanımak gerekir.

Semavi dinler “vahiylere”, peygamberlerin topluma yansıttıklarına dayanıyor, ancak yaşanan semavi dinlerde din dışı güçlerin etkilerini görmemek, anlamamak, saflık olur. Bu gerçek sadece bir din için değil, derecesi farklı olsa da bütün dinler için geçerlidir. Bu bağlamda, yaşanan İslam’da, Hz. Muhammet’in tebliğ ettiği İslam’dan farklılık olup olmadığını bilinçli olarak sorgulamak gerekir. Bugün İslam coğrafyasında hepsi de “İslam” etiketli fakat birbirinden çok farklı yorumlar, uygulamalar var, bu farkların nereden kaynaklandığını anlamazsak gerçek İslam’ı tanıyamayız. “Gerçek Müslüman” ile, “İslamcının”, “dincinin” arasındaki niyet ve uygulama farkını anlayamazsak, ne bu dünyada, ne de öteki dünyada kendimize yer bulabiliriz. İslam tarihinin bazı olaylarını, siyasi yönlerine ağırlık vererek, satır başlarıyla hatırlatıp, üzerinde düşünmenizi isteyeceğim.

İslam’ın geldiği yıllarda, İslam’ı kabul eden ve etmeyen Arap toplumlarının birbirleriyle yaptıkları acımasız savaşları ve günümüzdeki Müslüman Arap toplumları arasındaki savaşları doğru analiz edersek Arap kültürünün İslam içindeki etkinliğini doğru ölçebiliriz.

Hz. Muhammet, 571:632

İlk vahiy, 610 yılında, Hz. Muhammet kırk yaşında iken geldi. Peygamberliğini açığa vurup, tebliğ görevine başlamasıyla birlikte Arap toplumunda mücadele de başladı. Yeni bir dini anlamak, mevcut inancını değiştirip yeniyi kabullenmek kolay değil. Bir kısım Arap bu bağlamda İslam’a direndi ama Hz. Muhammet’e düşmanca davranmadılar. Bir kısım Arap ise, sonucun ne olacağını çok iyi gördüğü için, baştan itibaren Hz. Muhammet’e karşı bilinçli bir mücadele başlattılar. Bunlar, başlarında Ebu Lehep, Ebu Cehil, Ebu Süfyan gibi isimlerin bulunduğu, Kabe’nin yönetimini elinde bulunduran, oradan gelir elde eden egemen kesimdir. Hz. Muhammet kazanırsa Kabe üzerindeki imtiyazlarını kaybedeceklerini bildikleri için mücadele ettiler.

Hz. Muhammet, bunların zulmüne dayanamadığı için, Medine’nin önde gelenleriyle anlaşıp,    622 yılında, bir kısım taraftarıyla birlikte, Mekke’den Medine’ye Hicret etti. Mücadele bitmedi. 624 yılında Bedir Savaşı, 625 yılında Uhud savaşı, 627 yılında Hendek Savaşları yaşandı.

Hz. Muhammet, Yahudilerin de içinde bulunduğu Medine’nin ileri gelenleriyle “Medine Sözleşmesini” imzaladı. Bu sözleşme din ve siyaset ilişkileri bağlamında çok iyi incelenmeli.

Mekke’nin reisi konumunda olan Ebu Süfyan, daha fazla karşı koyamayacağını anlayınca, bazı ailelerin mevcut imtiyazlarını güvenceye almak amacıyla Mekke’yi anlaşmalı olarak teslim etme yolunu seçti. Takriben yirmi yıl kıyasıya savaştıkları İslam’ı kabul ettiler, ileri gelenleri önemli konumları işgal etti, söz sahibi oldular. Örneğin, Ebu Süfyan’ın oğlu Muaviye, peygamberin katiplerinin arasına girdi. Bu siyasi oyun bundan sonraki birçok uygulamanın da temelidir. İslam’ın, Mekke’nin fethinden önce Kabe’ye ve Emevi ailesinin imtiyazlarına nasıl baktığı ve onların sonraki konumları çok iyi incelenmeli.

Hz. Muhammet hem Peygamber, hem de güçlü, devrimci bir lider olduğu için, Emevi ailesi bazı eski imtiyazlarını korumasına rağmen, O’nun döneminde fazla palazlanamadı. Dört Halife döneminde, özellikle Osman döneminde çok etkin duruma geldiklerini ve Hz. Muhammet’in vefatından otuz sene sonra Muaviye’nin İslam’ın başına geçtiğini tarih açıkça yazıyor.

Hz. Muhammet’in cenazesi kaldırılmadan, Araplar kimin halife olacağı kavgasını başlattılar. İki Arap kabilesinin liderleri toplanıp çekişirken, Ebu Bekir ve Ömer toplantıya müdahale edip, onlara Ebu Bekir’in Halife olmasını kabul ettirdiler. Ali, Hz. Muhammet’in cenaze işleriyle meşgul olduğu için bu toplantıda yoktu. Bu toplantıda Halifenin Kureyş kabilesinden olması üzerinde anlaşmaya varıldı.

Ebu Bekir, 571:634

İlk halife, 632:634 yılları arasında iki yıl halifelik yaptı. Hicrette, Hz. Muhammet’le birlikte Medine’ye göç etti. Kızı Ayşe’yi dokuz yaşında Hz. Muhammet’le evlendirdi.

Hz. Muhammet, kendi payına düşen Fedek hurmalığını sağlığında kızı Fatma’ya bırakmıştı. Hz. Muhammet’in vefatından sonra, Ebu Bekir bu yeri Fatma’nın elinden aldı. Fatma, Ebu Bekir’e biat etmedi. Peygamberin kızı ilk Halifeye biat etmiyor, düşündürücü değil mi?

Fedek hurmalığı ile ilgili farklı yorumlar var, girmek istemem. Ancak aklıma şöyle bir soru geliyor; o gün yaşanan İslam ortamında her şey dört dörtlük doğruydu da tek yanlış Fedek hurmalığının konumu muydu ki, Hz. Muhammet’in ehlibeytine, çok sevdiği kızı Fatma’ya bu işlem reva görülüyor? Fatma’nın camide, cemaat içinde, Ebubekir’e, “Ya Ebubekir, senin kızın senin mirasından yararlanıyor da, ben niye babamın mirasından yararlanamıyorum?”, diye çıkıştığı yazılı.

Daha sonraki dönemde bir başka Halife Fedek hurmalığını geri vermiştir. İki işlemden hangisi İslami kural gereği, hangisi Arap siyasetinin sonucu?  Ebu Bekir kendisinden sonra Ömer’in halife olmasını vasiyet etti. Acaba bu davranış İslami esaslara uygun muydu, yoksa Hz. Muhammet’in vefatından sonra, kendisi Ömer’in gücüyle Halife seçildiği için bir karşılık mıydı?

Ömer, 591:644

Halifeliği, 634:644 yılları arasında on sene sürdü. Müslümanlığı ilk kabul edenlerden değil, başlangıçta karşı tavır aldı, geç kabul etti, fakat kabul ettikten sonra İslam’a büyük hizmetleri oldu. Kılıcı güçlü, cesur, atak bir kişiliğe sahip, en önemli vasfı da adalet anlayışıdır. Ömer’in Halifeliği döneminde, akşamları evinde çalışırken, toplumun işini yapıyorsa toplumun mumunu, özel işini yapıyorsa kendi mumunu yaktığı yazılıdır. Bu anlayışta olan başka bir Müslüman devlet adamını varlığını okumadım, duymadım. İşte Müslümanlık budur!

Hz. Muhammet’in hastalığı sırasında, kendisine bir kağıt kalem verilmesini, bir şey yazacağını söylediği, fakat Ömer’in verilmesini engellediği yazılı. “Şuuru yerinde olmayabilir, öyle bir şey yazar ki, kendisinden sonra gelenler çözümünü bulamayabilirler” gibi bir görüş ileri sürmüş. Bazıları da Hz. Muhammet’in kendisinden sonra yerine geçmesini istediği kişinin ismini yazabileceği görüşünde.

Ömer’e suikast düzenlendi, öldürüldü. İslam’ın temelinde “Adalet” var, Ömer de adaletin simgesi olarak nitelenen halife. Ömer İslam’a hizmet için öldürülmüş olamaz, “İslam adına” öldürdüklerini iddia edeceklerdir. Ölümünden önce, yerine kimi vasiyet ettiği sorulduğunda, isim vermemiş, “Bir aileden bir kurban yeter”, dediği rivayet ediliyor.

Osman, 574:656

Hilafeti, 644:656 yılları arasında on iki sene sürdü. Döneminde Emevi ailesini çok kolladığı, ileri gelenlerini önemli görevlere getirdiği, büyük avantajlar sağladığı yazılı. Tipik örnek, Ömer zamanında Şam Valisi olarak atanan Muaviye’nin yetkilerini çok artırarak, Suriye Eyalet Valisi konumuna yükseltti.

Osman, dağınık yerlerde yazılı olan ayetleri toplattı, Kur’an’ı yazılı bir metin haline getirip, yedi nüsha yaptırdı. İyi bir hizmet olduğunu düşünüyorum. İşin öncesine gidersek, Ömer böyle bir işlemi Ebu Bekir’e teklif etmiş, Ebu Bekir de, “Hz. Muhammet’in yapmadığını ben yapamam” gibi bir gerekçe öne sürerek yapmamış.

O zaman şu akla geliyor; Hz. Muhammet neden benzer bir işlemi başlatmadı da, Ayetlerin dağınık yazılı belgelerde ve hafızların ezberinde kalmasına izin verdi? Hz. Muhammet, Peygamberliğinin yanında çok zeki, kapsamlı düşünen devrimci bir liderdi, düşünememiş olması mümkün değil, bir bildiği olmalı, diye düşünüyorum. Acaba, Ebu Bekir’in bildiği başka bir husus var mıydı? Ömer, Ebu Bekir’e teklif edip de yaptıramadığını, daha sonra kendi döneminde, kendisi niye yapmadı? Acaba sonradan öğrendiği bilgi mi var?

Daha dikkat çeken bir durum, bütün bunları bilmesi gereken Osman neden bu işe istekle soyundu? Ayetleri ezberlerinde taşıyan hafızların harplerde ve yaşlılık nedeniyle ölmeleri yeni ortaya çıkmış bir husus değil, bilinen bir olay. Osman’ın önemli özelliği dört Halife içinde Emevileri en çok koruyan kişi olması, acaba bunun bir etkisi olabilir mi?

İnsanın kafasını kurcalayan bir başka konu; Kur’an’ın yazımı tamamlandıktan sonra, Osman’ın yararlanılan kaynakları, referans metinlerini, “ileride ihtilaf çıkmasın” diye yaktırdığı yazılı. İleride niye ihtilaf çıksın? Yoksa görünen, bilinen sebepler mi var? Eğer şüpheli bir durum varsa, referansları yaktırmak şüpheleri ortadan kaldırmaz, iddiaları daha da körükler.

Referansları yok etmek doğru muydu?

Bir başka husus; Kur’an’ın yazımı sırasında, Hz. Muhammet’in “ilim şehrinin kapısı” diye nitelediği Ali’nin, görüşlerinin ve elindeki yazılı kayıtların dikkate alınmadığı ileri sürülmüş, itirazlar yapılmıştı. Karşı görüşleri önlemenin yolu referansları yok etmek değil, iddia sahiplerini ispata çağırıp ikna etmek veya varsa eksiği düzeltmektir. Bunların cevabı ön yargılı ve taraflı olamayan, dürüst uzmanlar tarafından verilmelidir, aksi halde “Ateş olmayan yerden duman çıkmaz” diye düşünülür.

Osman suikast düzenlenerek öldürüldü. Öldürenler arasında Ebu Bekir’in oğlunun da bulunduğu yazılı. O zaman bu adi bir suikast olamaz, siyasi amaçlara dönük bir olay.

Oğlu babasının rahlesinden geçmiş, ona inanmış biri olacağına göre, Ebu Bekir’in anlayışı ile Osman’ın uygulamaları arasında önemli aykırılıklar olmalı ki, oğlu bu işin içine girsin, ihtimali akla geliyor.

O günkü sürtüşmelerde, çatışmalarda, dinsel yorumlardan çok, siyasi amaçların etkin olduğu açık. O kadar çok kavga var ki, hangi güçlerin, hangi görünüm altında, ne amaçla kavga ettiğini anlayabilmek çok zor.

Arap örf ve adetlerini İslami kural sanmak…

Değerlendirmem o ki kavgalar iki grupta toplanıyor. Ya Arap kabileleri arasındaki çıkar çatışması ya da Arap örf ve adetlerinin İslam’la çatışması. Neticede ikisinin de amacı, aşiretlerin imtiyazlarını İslam içinde devam ettirme kavgası. Doğal olarak, İslam, toplumu kendi kurallarına göre yapılandırmak istiyor, ötekiler ise bu yapılanma içinde eski imtiyazlarının devamının mücadelesini veriyorlar. Bunu İslam’a karşı çıkarak yapmalarının mümkün olmadığı sabit olduğu için İslam kılığına bürünerek yapmaya çalışıyorlar. Çok defa kamu hakları sahipsiz kalırken, özel gruplar çıkarlarını çeşitli yollarla, çok iyi koruyorlar. İslam’da da çıkar grupları şeytani güçler oluşturmuş, insanları aldatmasını da, korkutmasını da çok iyi becermişler, imtiyazlarının kaynağı olan Arap örf ve adetlerini İslami görünüm altında, İslam’a monte etmişlerdir.

Çok insan bunları İslami kural zannediyor, farkına varıp karşı çıkan az sayıdaki insanların da hemen başı eziliyor.

Çok genel hatlarla İslam toplumunu üç grupta toplayabiliriz;

  • Samimi inanmış, İslam’ı anlamış, gerçekleri gören, yanlışa karşı çıkan fakat zalimle mücadeleye gücü yetmeyen, ezilen, kendi içine çekilmiş Müslümanlar.
  • Samimi inanmış, fakat İslam’ı çok iyi anlamamış, gerçekleri göremeyen, aldatıldığı için yanlışı İslam zannedip destek veren Müslümanlar.
  • Samimi olarak inanmayan, sahte inanmışlığını gösteriye dönüştüren, özel çıkarlarına öncelik veren, onları korumak için İslami değerleri kullanmaktan utanmayan, ahlaki niteliği zayıf, insanları kandırma, korkutma yeteneği yüksek, “İslamcılar”, “dinciler”.

Ali, 598:661

Hilafeti, 656:661, beş yıl sürdü. Hz. Muhammet’in kızı Fatma ile evli. Hz. Muhammet, kızı Fatma’yı, torunları Hasan, Hüseyin’i, damadı Ali’yi, “Ehlibeytim” diye isimlendirmiştir. Ali, İslam’ı ilk kabul edenlerden biridir. Bu sırada 13 yaşındadır..

Hz. Muhammet, amcası olan Ali’nin babasının evinde yaşıyordu, bu nedenle Ali’nin Hz. Muhammet’in gözetiminde yetiştiğini söyleyebiliriz. Hz. Muhammet’in, “Ben ilim şehriyim, Ali o şehrin kapısıdır” dediği, biliniyor. Düşmanlarının Hz. Muhammet’i öldürmeyi planladıkları haberi alındığında, Hz. Muhammet’in evden ayrıldığı belli olup da, peşine düşmesinler diye, Ali, ölümü göze alarak, o gece Hz. Muhammet’in yatağında yatacak kadar cesur ve Hz. Muhammet’e bağlıdır.

Okuduklarımdan edindiğim kanaat, Ali’nin, siyaseten eksiği, yanlışı olabilir fakat İslami ve insani değerler açısından en ufak bir eksiğinin olduğuna inanmıyorum. “İslamcılar” kızların çocuk yaşta evlenmelerini mubah görürler fakat bu dini çocuk yaşta kabul ettiği için Ali’nin ilk Müslümanlardan olduğunu kabul etmezler.

Ali’nin halifelik dönemi kargaşa ve savaşlarla geçti. Önce, Ebubekir’in kızı, Hz. Muhammet’in eşi Ayşe bazı önde gelen isimlerle beraber Ali’ye savaş açtı, yenildiler, Ali Ayşe’yi affetti. İslam’da kadının konumunu, özellikle Peygamber eşlerinin konumunu düşününce, Ayşe’nin böyle bir hareketi hangi amaçla veya Ali’den neyin intikamını almak için yaptığını ciddi olarak değerlendirmek lazım.

Suriye Valisi Muaviye, Ali’nin halifeliğini kabul etmedi. Ali’yi, Osman’ın katillerini bulup, cezalandırmamakla suçladı. Siyasi bir yaklaşım, Halife Osman’dan gördüğü desteği Halife Ali’den göremeyeceğini iyi biliyordu, fırsat yaratıp Ali’yi tasfiye etme mücadelesi başlattı. Ali Haşimi, Hz. Muhammet’in tanımıyla, İslam ilim şehrinin kapısı, örnek bir Müslüman. Muaviye ise Emevi, Arap kültüründen kaynaklanan imtiyazlarını korumak için, önce doğrudan Hz. Muhammet’le savaşmış, sonra anlaşmalı olarak İslam’ı kabul edip, içeride mücadeleye devam etmiş birisi.

Ali ile Muaviye arasındaki Sıffın Muharebesi, İslam’daki çok önemli, bir siyasi kırılma noktasıdır. Muaviye, savaşta yenileceğini anlayınca, babası Ebu Süfyan’ın Mekke’yi anlaşmalı teslim etmesi gibi siyasi yönteme başvurdu, Ali taraftarlarının inancını istismar etmek için, askerlerinin mızraklarının ucuna Kur’an sayfaları takarak, savaşın durdurulmasını sağladı. Sonra da, “Hakem Olayı”nda Amr bin Asın oynadığı oyunla, kendisini halife ilan ettirdi.

Bu olaydan sonra, küçük gruplar hariç, İslam toplumu siyasi olarak, derin hatlarla üçe bölündü;

  1. Ali taraftarları yani ehlibeyt taraftarları
  2. Ali tarafındayken Hakem Olayından sonra ondan ayrılan “hariciler”
  3. Muaviye taraftarları

Hariciler, Ali’yi, Muaviye’yi ve hileyi düzenleyen Amr bin Ası suçlu sayarak, üçünü de aynı gün öldürmeye karar verdiler. Ali, hariciler tarafından yaralandı ve öldü, diğer ikisi, farklı sebeplerle kurtuldu.

Seçim veya genel kabulle gelen ilk dört halifenin üçü, suikast kurbanı! Bu kavganın altında yatan asıl sebepleri düşünün, değerlendirin ve bugün Arap-İslam dünyasında yaşananların geçmişle ilişkisini kurun, genel yapıyı doğru analiz edin.

Muaviye, 610:680

610 – 630 yılları arasında 20 yaşına kadar, babasının safında asker gibi İslam’a karşı savaştı.  630 – 660 yılları arasında İslam’ın üst kademelerinde, etkin kişi olarak İslam’ı etkiledi. 660 – 680 yılları arası takriben yirmi sene, halife olarak İslam’ı istediği gibi yapılandırdı. Babası, Ebu Süfyan. Hz. Muhammet’in en güçlü düşmanıdır. Annesi, Hind, Emevi kolunun önde gelen bir ailesinin kızıdır. Hind, Hz. Muhammet’in amcası Hamza’yı, özel olarak kiraladığı, Vahşi isimli kişinin, muharebe alanında fırlattığı mızrakla öldürttü ve rivayete göre kalbini çıkartıp yedi. Hamza, daha önce savaşta Hind’in babasını öldürmüştü. Hind, Hamza’yı öldürterek babasının intikamını almış oluyor. İntikam duygusu, az çok herkeste, her toplumda var fakat kinin derecesine bakın ki, kalbini çıkartıp yiyebiliyor. Bu bireysel bir davranıştan ziyade, Cahiliye dönemi Arap kültürünün emredici, baskın niteliğidir. O kültürü tanımak için bir örnektir. Kültürleri tanımazsak, mensuplarının gerçek yüzünü bilemeyiz.

Hz. Muhammet, peygamberlik yaşamında Arap toplumunda İslam’ı egemen kılmaya çalıştı. Ondan otuz sene sonra onun yerini alan Muaviye, tam aksine, Arap örf ve adetlerinden kaynaklanan imtiyazlarını, korumak için, bazı Arap örflerini İslam’da etkin  konuma soktu. Başına geçtiği devletin önde gelen “İslam” sıfatını ikinci plana itip, “Arap Devleti”, “Mülk Devleti”, “Saltanat Devleti” karakterlerini öne çıkardı. İslam’da aklı kenara itip, nakilleri egemen kıldı.

Hz. Muhammet’in İslam’ı tebliğe başlamasıyla kavgaya tutuştuğu Mekke aristokrasisinin torunları, Muaviye ile başlamak üzere İslam’a egemen oldular. Muaviye, Suriye Eyaleti valilik sürecinde Bizans’ın Hristiyan yöntemleriyle tanışmış, bazı uygulamalarını kendi alanında yaşama geçirmiştir. Arami-Bizans tipinde Hristiyanlık kültürünü İslam ortamına sokan da Muaviye’dir.

Bu dünya ve öteki dünya

Amr bin As Mısır valisiyken, oğlu şöyle bir soru soruyor: “Baba, Hakem olayında dürüst davrandığından emin misin?”

Cevap: “Birisinin vereceği peşin, ötekinin ki veresiye idi, ben peşini tercih ettim.” Peşin, bu dünyadaki nimet, şu anda Mısır Valisiyim. Veresiye, öbür dünyadaki nimet, garantisi yoktu.

Gelin, bu yaklaşımı, önce gerçek İslam içinde değerlendirin, bakalım yeri var mı? Sonra bugün yaşanan İslam ortamındaki olaylarla bu olayın benzerliğini değerlendirin, bakalım fark var mı?

Bu kişi sıradan biri değil, Ali ile Muaviye arasındaki kavgayı “Kur’an kakemliğinde” çözme fikrini ortaya atan, Muaviye’nin temsilcisi olarak oyunu oynayan, Muaviye’yi halife ilan eden kişidir. Adam zeki, fakat vicdanı yok! Suriye’nin, Irak’ın, Ürdün’ün, Suudi Arabistan’ın, Yemen’in, Mısır’ın İslam uygulamaları farklı ve her biri kendini doğru ötekini yanlış ilan ediyor. Arap olmayan Müslüman toplumlara da Mevali diyorlar.

Enteresandır, Osmanlı da Arap’ı, “Kavmi Necip”, Türk’ü “Etrakı bi İdrak” diye niteliyor. Acaba kendisini Arap’ın hangi koluna yakıştırıyor?

Bazı insanları, ismen ya da bir-iki cümle ile hatırlatıp onları etüt etmenizi önereceğim. Olayları değerlendirmenizde size yardımcı olur.

Hallac-ı Mansur

“En el Hak” dedi, başına gelmeyen kalmadı. Bu sözünü bahane ettiler, aslında ona duyulan kin onun tüm düşünce yapısından kaynaklanıyordu.

İbn-i Sina;

Filozof, pozitif bilim adamı, çok değerli bir insan, yazık ki anlayanı az, taşlayanı çok.

İmam Gazali

İslam’daki temel konulardan biri, “akıl” ve “nakil” tartışmasıdır. Sade bir söylemle anlamı şu; doğruyu bulmak için rehber olarak, Allah’ın insana lütfettiği en büyük nimet olan akıl mı, yoksa çoğunun uydurma olduğu sabit olan, şu kadar asır önce söylendiği iddia edilen nakiller mi kullanılacak.

İmam Gazali önce aklı savunmuş, sonra aklın tam karşısında yer almış. Gelişme sürecindeki bir insanda düşünce değişikliği olabilir, fakat bu çaptaki bir insanın keskin dönüşü yadırganır. Acaba bilinmeyen bir etken mi var? Sebep, Bağdat Nizamiye Medresesinin başına geçmek için, Nizam-ül Mülke yaranmak, olabilir mi?

İmam Gazali, İbni Sina’yı, çok eleştirmiştir, acaba aklı çürütmek için mi bunu yaptı.

İmam Gazali’nin en büyük günahı İslam’da içtihat kapısını kapatmasıdır.

Bugün Mısır’da isim yapmış bir üniversite/medrese, günümüzün ispatlanmış bilimsel değerlerine rağmen, “Dünya düzdür”, diyormuş. Nakil öyle diyorsa, olmadığını bilse bile aksini söyleyebilir mi? İslam’da değişime, yeniliğe, çağdaş değerlere, bilime giden yolun içtihat kapısı kapatılmış.

Benzer bir durum, Hristiyan Engizisyon Mahkemesiyle Galileo arasında, “dünya dönüyor” konusunda yaşanmıştı. Onlar daha kısa sürede toparlandılar, biz hala bocalıyoruz. Ne evren evrimini tamamlayıp değişmez konuma gelmiş, ne de 1400 sene önceki Arap 21. yüzyılın ihtiyaçlarına cevap verecek kadar bilgili, fakat içtihat kapısını kapatmış.

İçtihat kapısının kapatılması her konuda değil, “dini konularla, ayetlerle, hadislerle ilgilidir” deneceğini kuvvetle tahmin ediyorum. İyi de dini bir söylem, bir vesileyle “Dünya düzdür” demişse, bilim aksini ispatlasa bile, kapalı kapıdan girilip düzeltilebilir mi? Mısır Medresesi neye dayanarak Dünya düzdür diyor?

Evrensel hukuk yeni boyutlar kazansa, insan hakları anlayışı değişse bile 1400 sene önceki bedevi örfüne dayanan İslam Fıkhındaki kayıtlar düzeltilebilir mi? 21. yüzyılda da, gavur icadı diye evine televizyon sokmayan, alafranga tuvalete girmeyen yüzlerce insan tanıyorum. İslam ülkelerindeki, kadınlarla ilgili kuralların, cezaların, sınırlamaların büyük bölümü bu anlayıştan kaynaklanmıyor mu?

Tartışılmayacak, yorumlanamayacak “Muhkem” ayetlerin yanında, yorumlanması gereken, hatta birden fazla yorumun dikkate alınarak açıklanması gereken “Müteşabih” ayetler var. Çağdaş bilimi göz ardı edip, aklı kullanmadan, asırlar öncesinin bilgisiyle, uydurma nakillerle verilmiş kararların uygulandığı Arap dünyasının hali ortada, isteyen kapalı içtihat kapsının arkasında karanlıkta oturmaya devam etsin!

Nizam-ül Mülk; 1064-1092

Bu büyük vezir, Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’in vefatından sonra kardeşler arasında çıkan kavgada Alparslan’ın yanında yer almış, önce ona sonra oğlu Melik Şah’a başvezirlik yapmış değerli bir devlet adamıdır. Otuz yıl kadar başvezir olarak, Selçuklu devletinde etkin olmuştur. “Siyasetname” isimli kitabı bugün bile bir referans olarak algılanıyor.

Nizam-ül Mülke göre, devletin sürekliliği, korunması için bütün değerler kullanılmalıdır.

Ancak, koşullar, anlayışlar değiştikçe yargılar da değişebilir. O devirde “insan devlet içindi”, zamanımızın anlayışına göre “devlet insan” içindir!

Bugün, devletin, hangi durumlarda dokunulmaz olduğu, her şeyin önünde geldiği, hangi durumlarda, hangi değerler karşısına adil, insaflı, bağışlayıcı, koruyucu ve vatandaşla eşit konumda olması gerektiği büyük ölçüde tartışılmaktadır.

Nizam-ül Mülk, devletin korunması için inanç sisteminin kullanılmasını da istiyordu. İnanç sisteminde doğruyu bulmanın ölçeği felsefe ve akıl olursa “Dokunulmaz Devlet” anlayışına kısıtlamalar getirebilirdi. O nedenle rehberin akıl ve felsefe değil, değişmez nakillerin olmasını istiyordu. Kurduğu Nizamiye Medreseleri’nde bu düşünceyi uygulamak için dini referansa ihtiyacı vardı.

İmam Gazali’nin akılcı iken keskin dönüş yapıp nakilci olması, “İçtihat Kapısını” kapatması, akılcı bilim adamı İbni Sina’yı ağır şekilde eleştirmesi, Nizam-ül Mülk tarafında Bağdat’taki Nizamiye Medresesi’nin müderrisliğine atanması ve Gazali’nin atanmasından sonra medrese müfredatından felsefe dersinin çıkarılması akılları karıştırıyor. Nizamiye Medreseleri, Sünni, Şafii mezhebine ait bir vakfın malıydı, onlardan olmayan buraya giremezdi.

Nizam-ül Mülk ile İmam Gazali’den hangisinin, ötekini daha çok etkilediği konusunda bir tespit yapamıyorum. Gönül isterdi ki, Nizam-ül Mülk, devletini korusun ama İslam’ı Saltanatın korunma aracı yapmasın. Bu konuda Muaviye ile çok benzeşiyorlar.

İbni Rüşt;

Akılcı, değerli bir Müslüman.

Bazı İslamcılar, “Hristiyanlık Aristo’yu tanımıyordu, İbni Rüşt’ü okuyarak tanıdı ve Ortaçağ’ın karanlığından kurtuldu” diye, İbni Rüştü övüyorlar, dolayısıyla kendilerine pay çıkarıyorlar. Ancak şuna değinmiyorlar; İbni Rüşt sadece Hristiyan kesime mi ışık tuttu, İslam dünyasına ışık tutmadı mı?

İbni Rüşt, daha çok mensubu olduğu İslam dünyası olmak üzere, tüm insanlığa aynı ışığı tuttuğu halde, Hristiyan dünyası bundan nasibini aldı, aydınlandı da. İslam dünyası kendisinden olan bu kişinin ışığına niye arkasını döndü?

Bazıları tarafından hoş karşılanmayacağını bile bile şunu soracağım: İbni Rüşt’e karşı çıkan İslam kanaat önderlerinin çoğu Arap kökenli mi, Türk kökenli mi? Bu soruyu ırkçı bir düşünceyle ortaya atmıyorum, Türküm fakat kesinlikle ırkçı değilim, benim için insan olmak önde gelir. Yanılmıyorsam, İslam’da “Müçtehit” aşamasına gelmiş kişilerden Türk kökenli olanların çoğu akılcı, bilimci, yeniliğe açık, İslam’ı doğru yorumlamış, Arap kökenli olanlar daha ziyade İslam öncesi Arap Kültürünün etkisi altında kalmışlar, hatta dedevi örf ve adetlerini İslam’a sokmuşlar.

Etkin güçler, İslam dünyasının gözünü akılcıların, felsefecilerin ışığına kapamasalardı, rehber olarak uydurulmuş nakilleri zorlamasalardı, İslam dünyası Allah’ı doğru anlar ve bugün bambaşka bir konumda olurdu.

Allah, Muhkem ayetler hariç, Kur’an’ın bile yorumlanmasına kapı aralarken, İslam dünyası içtihat kapısını kapatıp, Cahiliye Dönemi Arap kültürünün esiri olmaz, gerçek İslam’ın dosdoğru yolundan giderdi.

İmam-ı Azam Ebu Hanife;

Bu büyük insan Abbasi Halifesi’nin kendisine teklif ettiği Bağdat Kadılığı gibi şaşaalı bir görevi neden kabul etmedi? Çünkü Halife’nin kendisinden saltanatını korumak için İslam’a aykırı İslami fetvalar isteyeceğini biliyordu. Onun inancı, onuru, makamın şaşaasından, süreceği refahtan çok daha değerliydi. İtibarını ayaklar altına almamak için, bedeninin süründürülmesini göze aldı. Kişiliği “hileyi şeri ye” yöntemiyle bağdaşmazdı.

İbadethane fitnehaneye dönüşürse…

Hz. Muhammet döneminde, birileri Medine’de ikinci bir cami yaptırmış ve Hz. Muhammet’i de orada namaz kılmaya davet etmişler. Allah, Hz. Muhammet’e orasının fesat yuvası olduğunu, orada namaz kılmamasını söylüyor. İbret alınacak, çok önemli bir olay. Toplu ibadet yeri bile insanın elinde fesat yuvasına dönüşebiliyor veya baştan itibaren o niyetle inşa edilebiliyor.

Camilerin İslam’daki konumlarıyla, kiliselerin Hristiyanlıktaki konumları farklıdır. Kilise ruhban zincirinin bir halkasıdır. Hristiyan, kilise olmadan ibadet edemez, Müslüman, her zaman, her yerde Allah’ına ibadet edebilir. Temiz, ince sanatla güzelleştirilmiş camilerimiz mutlaka olmalı, toplu ve bireysel ibadete açık olmalı, amacının dışında asla kullanılmamalı.

Günümüzde camiler, tarikatın, cemaatin elinde. Biri diğerininkine gidemiyor. İslam’daki ikinci cami, hem de Hz. Muhammet’in var olduğu bir ortamda, fesat yuvası olabiliyorsa gözlerimizi dört açmamız gerekir.

O camiyi yıkmışlar… Ancak maddi yapıyı yıkmak fesat düşünceyi ortadan kaldırmaya yetmez. Fesat zihniyetin kafalardan silinmesi, dinin siyasetin aracı yapılmaması için elden ne geliyorsa yapılmalıdır.

İşte bu fesat düşüncelerin yıkılması için insanlar öncelikle tarihi iyi bilmeli ve sorgulayabilmeli. Bu amaç doğrultusunda İslam tarihi üzerinde önemli rol oynayan kişiler üzerinden ilerleyerek İslam’ın Hz. Muhammet’ten sonra nasıl şekillendiği ve İslam tarihi hakkında kısa bir giriş yapmış olalım. Aynı başlıklı yazımın ikinci bölümünde Türkçe Kur’an, Kur’an’a kolay erişim, Kur’an’ı anlamak, İslam’ın özü, İslam dininin ve Kur’an’ın kucaklayıcılığı gibi farklı konulara değineceğiz. Sizleri birlikte düşünmeye davet ediyorum.

 

Varlığımızın Köşe Taşları – Kültür

Varlığımızın Köşe Taşları – Kültür için yorumlar kapalı
Posted 27 Nis 2015 — by Cemil Özer
Category Uncategorized

Hiçbir sosyal-kültürel sistem ne gökten iner, ne de durup dururken yok olur. Her toplumun kısa veya uzun bir tarihi vardır, bugünkü kurumlar ve değişkenler, az veya çok farklı olarak dün de, geçmişte de vardı. Kültürel değerlerin yeni kuşaklara aşılanmasında, iletilmesinde aile büyük bir sorumluluk taşırken eğitim sisteminin içerik ve yöntemi de çok önemlidir.

 

Kültür, çok geniş bir anlayış ve kabul görmüş bir değerler sistemidir. Kültür birçok pozitif ve negatif etkenin izlerini taşır. Örnek vermem gerekirse;

  • Etnik yapı,
  • Doğal çevre,
  • Geçmişte yaşanan acı tatlı, zor kolay olaylar,
  • Kabul edilen, bağlı olunan İnanç sistemi,
  • Toplumun düşünce-felsefe anlayışı,
  • Çevredeki düşünce-felsefe anlayışları,
  • Siyasi liderlerin ve kanaat önderlerinin nitelikleri,
  • Komşu medeniyetler,
  • Eğitim; doğru eğitim, ideolojik eğitim, eğitimsiz bırakmak…

Sayın hocam, Prof. Bozkurt Güvenç’i anmak istiyorum.   Bilim insanoğlunun soru sorması ile başlamıştır denilebilir… İnsanın ulaştığı veya kendisinin ürettiği her bilginin bilimsel olduğu söylenemez. Bazen gerçeğe ulaşmak için sorulan sorular doğru olmayabiliyor, bazen de bulunan cevaplar doğru olamayabiliyor.

İnsanın niçin yaratıldığını bilmiyoruz, onun biyolojik evrimini ve kültürel değişmesini öğrenmeye çalışıyoruz. Elde edilen sonuçların ne kadar bilimsel ve doğru olduğu tartışılır. Her yaptığımız bilinçli değil, çok defa akıl, bilgi ve iradenin denetiminden kaçan veya onlardan saklanan bir mekanizma ile yönetiliyoruz.

İnsanlar ve toplumlar neden birbirlerine benziyor yada benzemiyorlar? Neden ve nasıl değişiyorlar? Bu soruların kesin cevapları bulunabilmiş değil. Biyolojik evrimin yanında, kültürel-sosyal bir değişim de söz konusu.

Kültürün birçok tanımı yapılmış, hangisi doğru diye onları irdelemek yerine, kültürü tanımak, çeşitli anlamlarını ele alıp incelemek, onun kapsamını, zenginliğini, güçlüklerini ve sorunlarını ortaya koyabilmeye çaba harcamak daha doğru olabilir.

Kültürün tanımları;    

  • Kültür, bir toplumun ya da bütün toplumların birikimli uygarlığıdır.
  • Kültür belli bir toplumun kendisidir.
  • Kültür bir dizi sosyal süreçlerin bileşkesidir.
  • Kültür bir insan ve toplum kuramıdır.
  • Kültür, doğanın yarattıklarına karşılık, insanoğlunun yarattığı her şeydir.
  • Bilim alanındaki kültür; uygarlıktır.
  • Beşeri alandaki kültür; eğitim sürecinin ürünüdür.
  • Estetik alandaki kültür; güzel sanatlardır..
  • Teknolojik ve biyolojik alanda kültür; üretme, tarım, ekin, çoğaltma, yetiştirmedir.

Kültür olgusunun, bazen büyük kanaat önderleri tarafından bilinçli kurgulanan, çok defa da içinde bulunulan koşular tarafından oluşturulan bir yönü, bir ideolojisi mutlaka oluyor.

Kültür kavramının tanımlarından örnekler;

Sosyal Miras ve Gelenekler Birliği olarak;

“Kültür, varlığımızın yapısını (ilişkilerini) belirleyen, sosyal bir süreçle öğrendiğimiz uygulama ve inançların, maddi ve manevi öğelerin birliğidir.” (Sapir)

Hayat Yolu ya da Biçimi olarak;

“Kültür bir toplumun tüm hayat biçimidir.” (Linton)

“Kültür bir grubun yaşama biçimidir.” (Marquet)

İdealler, Değerler ve Davranışlar olarak;

“Kültür, sosyal-kültürel evrendeki açık seçik eylemlerin ve araçların ortaya koyduğu ve nesnelleştirdiği anlamlar, değerler ve kurallar, bunların etkileşim ve ilişkileri, bütünleşmiş ve bütünleşmemiş gruplarıdır.” (Sorokin)

Çevreye Uyum olarak;

“İnsanların, içinde bulundukları yaşam koşullarına uyumlarının toplamı, onların kültürüdür.” (Sumner ve Keller)

Geniş Anlamda Eğitim olarak;

“Kültür, toplumsal olarak öğrenilen ve aynı yoldan yeni kuşaklara aşılanan davranış örüntüleri ya da kalıplarıdır.” (Tozzer)

Bireysel Psikoloji olarak;

“Kültür, büyütülerek (bilimsel) ekrana yansıtılmış, bireysel psikolojidir” (Benedict)

Oluşumu ve Kökeni yönünden;

“Kültür, sosyal etkileşimin ürünüdür.” (Winston)

“Kültür, yaşam çevremizin insan yapısı olan kesimidir.” (Herskovits)

‘’Kültür, doğanın yarattıklarına karşılık, insanoğlunun yarattığı hemen her şeydir’’(Marks)

Düşünüş olarak;

“Kültür bir düşünceler sistemi ya da bütünüdür.”(Wissler)

Simge (Sembol) olarak;

“Kültür, maddi öğelerin, davranışların, düşünce ve duyguların, simgelerden oluşan, simgelere dayalı bir örgütlenmesidir.” (White)

Kültür, yukarıdaki tanımların hepsidir, ancak tek, tek birisine bağlanılırsa eksik kalır.

“Kültür, ya da uygarlık, bir toplumun üyesi olarak, insanoğlunun öğrendiği (kazandığı) bilgi, sanat, gelenek-görenek ve benzeri yetenek, beceri ve alışkanlıkları içine alan karmaşık bir bütündür.” (Tylor)

“Kültür, toplum, insanoğlu, eğitim süreci ve kültürel muhteva gibi değişkenlerin ve bunlar arasındaki karmaşık ilişkilerin bir işlevidir.”(Bozkurt Güvenç)

Kültür Öğrenilir

Kültür içgüdüsel ve kalıtımsal değil, her bireyin doğduktan sonraki yaşantısı içinde kazandığı alışkanlıklar (davranış ve tepki eğilimleridir). Kültür, öğrenilen, eğitimle kazanılan bir şey olduğuna göre, öğrenmenin kurallarına ve ilkelerine uygun olmak zorundadır.

Kültür Tarihidir ve Süreklidir

Öğrendiği yeni bilgileri tümüyle yavrusuna öğretebilen tek varlık insandır. İnsanın bu alandaki üstünlüğü ve biricikliği belki de dilinden, konuşma yeteneğinden ileri geliyor. Eğer kültür bir kuşaktan diğerine geçiyorsa yani sürekli ise onun her kültürde ortak nedenleri ve sonuçları vardır. Kültür dendiğinde akla önce töreler gelir. Çünkü kültürün sürekliliğini gelenek ve töreler sağlar. Bundan dolayı, kültürün yaradılışa uzanan dolaylı bir geçmişi vardır.

Kültür Toplumsaldır

Kültürel sistemin öğrettikleri, örgütlenmiş birliklerde, kümelerde ya da toplumlarda yaşayan insanlarca yaratılır ve ortaklaşa paylaşılır. Bir grubun üyeleri tarafından paylaşılan alışkanlıklar, kabul edilen davranış, tutum ve değerler o grubun kültürüdür. Bütün toplumlar, kamu yararı adı verilen üstün bir değer kavramı yaratırlar ve ona saygı gösterirler.

Kültür, İdeal ya da İdealleştirilmiş Kurallar Sistemidir

Kültür, çoğunlukla, ideal kurallardan ve davranış örüntülerinden oluşursa da, bireysel tutum ve davranışlar, önemli ölçüde, idealden ayrılır. Fakat sistemin üyesi olan birey, kültürel kuralı ve kurala uymayan davranışları hemen tanır. İdeal, olması gerekendir.

Kültür, İhtiyaçları Karşılayıcı ve Doyum Sağlayıcıdır

Kültür, temel biyolojik ihtiyaçları ve bunlardan doğan ikinci derecedeki ihtiyaçları, çoğu zaman ve önemli ölçüde karşılar. Kültürel kurumlar ve ilkeler, başarısı denenmiş çözüm yollarıdır. Psikoloji bilimi ancak doyum verici olduğu sürece alışkanlıkların devam ettiğini göstermiştir. Kültürel öğeler, toplumun üyelerine bir doyum veya hizmet sağlayarak var olabilirler. Eğer kültür gerçekten insanın biyolojik ve psikolojik ihtiyaçlarını karşılıyorsa, bütün kültürlerde benzer öğeler ve kurumlar bulunmalıdır. Mademki bireysel ihtiyaçlar bir ölçüde benzerdirler, kültürlerin de benzerlikler göstermesi beklenir.

Kültür Değişir

Kültür, zaman içinde, doğal çevreye uyum göstererek değişir. Kültür, yayılma, etkileme, etkilenme ile değişir. Kültür, doğal etkenlerin yanında, içinde barındırdığı bireylerin, biyolojik ve psikolojik istek ve ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde de değişir. Kültür, bir ideolojiye, bir inanca uyum sağlaması için, özel olarak, eğitilerek, yönlendirilerek de değiştirilir.

Kültür Bütünleştiricidir

Toplumsal bütünleşme bir yön veya bir idealdir. Doğal etkenlere uyum sağlayarak değişen kültürde bütünleşmenin gerçekleşmesi uzun zaman alabilir.

Kültür Bir Soyutlamadır

Kültür bütünüyle maddi, gözlemlenebilir bir şey veya bir olgu değildir, soyut bir kavramdır. Kültür kavramı toplumsal yapı ve kurumların kendisi değil, kavramsal soyut bir modeldir.

Hiçbir sosyal-kültürel sistem ne gökten iner, ne de durup dururken yok olur. Her toplumun kısa veya uzun bir tarihi vardır, bugünkü kurumlar ve değişkenler, az veya çok farklı olarak dün de, geçmişte de vardı. Kültürel değerlerin yeni kuşaklara aşılanmasında, iletilmesinde aile büyük bir sorumluluk taşırken eğitim sisteminin içerik ve yöntemi de çok önemlidir.

Hemen bütün sosyal-kültürel sistemlerde din veya devlet adına iş yapan en ilkelinden en gelişmişine kadar bir kurum vardır. Bunlar bazen beraber, bazen ayrı, ayrı, bazen de birbirine karşı faaliyet gösterirler.  Sosyal-kültürel sistemin var olması için, önemli iki değişkenin daha olması gerekir. Bunlar biyolojik-kültürel bir ürün olan kişilik ve kişilerin birbirleri ile anlaşması için kullanılan dildir.  Kültürel ve tarihi miras ancak dil aracılığı ile yeni kuşaklara aktarılır. Dil, kültürel muhtevanın bir ansiklopedisi, hazinesi ya da sözlüğüdür.

En ilkelinden en gelişmişine kadar hiçbir sosyal-kültürel sistem tek başına var olamaz, onun bir kültür çevresi, uzak yakın komşuları vardır. Kültür sistemi çevresindeki, uzak-yakın, öteki toplumlarla alışverişte bulunan açık bir sistemdir.

İnsan, biyolojik, psikolojik ve sosyal bir varlıktır, kültür kavramının sınırları belirsizdir, en azından kavramın sınırları ülkenin siyasi sınırları ile çakışık değildir. “Doğu kültürü” ve “Batı kültürü” diye geleneksel bir ayırım olmakla beraber, “Ortadoğu kültürü”,  “Akdeniz kültürü”, “İslam kültürü” iç içedir. Bir ülke, tarih, coğrafya, dil, din, töre, ekonomi ve siyaset bakımından farklı kültür çemberlerine girebilir.

Türkiye’yi ele alırsak;

Tarih ve dil bakımından;

  • Doğu (Asya) kültürü, (Oradan gelindiği için…)
  • Ortadoğu-Anadolu kültürü, (Bin yıldır Anadolu’da yaşandığı için.)
  • Akdeniz kültürü, (Komşu oldukları için.)
  • İslam kültürü, (Müslüman oldukları için.)
  • Tarım kültürü, (Nüfusunun büyük bölümü köylerde yaşadığı için.)
  • Batı kültürü, (Dün, Batı’ya doğru genişlediği, bugün Avrupa Birliği’ne girmeye çabaladığı için.)
  • Hümanist kültür, (Asırlardır farklı etnik ve inanç yapısındaki toplumlarla iç içe yaşadığı, insan kavramının özelliğini, önemini benimsediği için.)

 

Bunlardan hangisi Türk kültürüdür diye sorulsa, net cevap veremem. Tek birisini seçmek eksik kalır, hepsinin az veya çok izlerini taşıyan hepsini kapsayan bir kültürdür.

Dilimiz, Orta Asya’da konuşulan Türkçeden, farklı. Dinimiz, Arap İslam’ından farklı.

Bütün bu farklı yanları ve özellikleriyle, Türk Kültürü kendine benzeyen bir bütünlük gösterir.

Türk Kültürü, kendi içinde de, birbiriyle benzeşen, farklılık gösteren, asırlardır bir arada yaşayan alt kültürleri içinde barındırmaktadır. Bireysel kültür; aile kültürü… Toplumsal grupsal kültür; tarikat kültürü, cemaat kültürü, mahalle kültürü, ulusal kültür; siyasi, ekonomik, güvenlik faktörlerini içerir, tüm toplumu kapsar… Evrensel kültür; bölgesel ve siyasi büyük farklılıklara rağmen insanlığın ortak kültürü…

İnsanın görünen yapısı biyolojik, görünmeyen yapısı ruh ve/veya duygu-psikolojidir. Biyolojik ve duygusal yapının dışa yansıyan görüntüsü insan davranışıdır.

İnsan, dünyaya biyolojik-genetik bir yapıyla geliyor. Gözünü dünyaya açtıktan sonra, yediği, içtiği, gördükleri, kendisine öğretilenler, yaşayarak kazandıkları, genetik değerleriyle harmanlanarak değere ulaşılıyor. Bu değerin ortak adı, kültürdür, bunu kişilik olarak da tanımlayabiliriz.

Kültür, insanın biyolojik ve ruhi yapısını biçimlendirir, süsler ve ona anlam kazandırır, bu anlam davranışlarla dışa yansır, bu kişiliktir. Davranışlar kişiliğin ürünüdür. Bilgilerimize göre, insanın biyolojik-genetik yapısı yaradılıştan geliyor. Biyolojik ve genetik yapıyı kişilik olarak tanımlayıp kişiliğin değişmeyeceğini ileri süren görüşler var. İnsanın yaşamı boyunca edindiği kültürel kazanımların, genetik ve biyolojik yapıyı, en azından, eğiteceğini, törpüleyeceğini ve dolayısıyla kişiliğin de değişeceğini düşünüyorum. Olaya böyle bakmazsak, eğitimin insanı biçimlendirmedeki önemini inkar etmiş oluruz.

Bireyin kültürünün ve kişiliğinin eğitimle değişeceğini kabul ettiğim için eğitimi çok önemsiyorum. Eğitimin, insanı çağdaş değerlere yönlendirmesi için, amacının, yönteminin ve içeriğinin çok önemli olduğunu vurgulamak isterim. Eğitimle, erdemli insanlar da, köleler de yetiştirilir.

İnsanlar sözleri ve davranışlarıyla tanınırlar. Sözler yalan, davranışlar da sahte olabilir, özellikle, çok cilalanmış sözlere, çok saygılı görünen davranışlara dikkat etmek gerekir.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için yorumlar kapalı
Posted 22 Nis 2015 — by Cemil Özer
Category Uncategorized

ulku
Dünyanın çocuklara armağan edilmiş bu en anlamlı gününde, sevgili okurlarımı, bir kez daha 
Mustafa Kemal ve Cumhuriyet’in erdemleri hakkında düşünmeye davet ediyorum.

Bayramınızı en içten dileklerimle kutlar, saygı ve sevgilerimi sunarım.

Uzun ince bir yol

Uzun ince bir yol için yorumlar kapalı
Posted 22 Nis 2015 — by Cemil Özer
Category Mustafa Kemal Atatürk

Atatürk’ün en büyük özelliği, bir kalıp adamı olmaması, değişen koşullara göre, düşüncelerini değerlendirip gerekiyorsa hedefinde ve yöntemlerinde düzeltmeler yapan bir lider olmasıdır. Atatürk’ü, anladığım boyutlarıyla ortaya koymaya çalışacağım. Yaradılışındaki nitelikler, içine doğduğu ortam, yaşamında karşılaştığı koşullar ve düşünme yeteneği Mustafaf Kemal’in kültürünü oluşturdu, O’nu Atatürk yaptı.

Farklı ortamlarda Atatürk’le ilgili konuşmalar yaptım, iki ayrı üniversitede dersler verdim, kısa makaleler yayınladım, ancak bu konuda ne yapsam, benim için, az diye düşünüyorum.

Bugünkü durumumuz çok net olarak şunu gösteriyor; Eğer “Milli Mücadele Ruhu” devam ettirilebilseydi, “Devrimler ve Atatürk İlkeleri” özümsenip yaşamımızın temel ilkeleri haline getirilebilseydi halkımız da, devletimiz de bugünkünden çok daha iyi koşullarda olurdu.

Halkın bugünkü duruma etkin bir tepki göstermemesini çok yadırgıyorum ve düşünüyorum: Bu sonuçtan kim sorumlu? Halk, doğruları bilmiyorsa, bilinçli olarak yanlışlara yönlendirilmişse, yanlışların doğru olduğunu zannediyorsa, ne yapsın? Bu tuzağa düşmesinde elbette halkın da sorumluluğu var, fakat büyük sorumluluk halkı aldatan, etik ve insani değerlerden yoksun, çıkarcılarla halkı aydınlatmak sorumluluğunu üstlenmeyen neme lazımcı aydınlardadır.

mustafa_kemal_ataturk(2)Düşünce ve inanç özgürlüğünün gereğine ve önemine inanıyorum, yeter ki bu kavramlar kapsamında ortaya konan görüş ve düşünceler doğru bilgilere dayansın, bilimsel yöntemle değerlendirilsin ve özgür iradenin ürünü olsun. Gerçek tablo şöyle, halkımıza verilen bilgiler doğru değil, bir vesileyle doğruyu öğrenmiş olanların da doğrunun peşinde gitme güçleri yok.

Halk, en yaygın ve en etkin şekilde de din alanındaki yalan yanlış söylemlerle kandırılıyor ve çağ dışı, karanlık istikametlere yönlendiriliyor. Halk inancına çok bağlı, inandırıldığı konular yanlış olunca doğal olarak yanlışın peşinde koşuyor. Halkı doğru eğitmek, doğru bilinçlendirmek insanlığın, İslam’ın, demokrasinin ön şartıdır. Yazık ki bunu idrak edenlerin sayısı az. Halkımızın bu yeteneğe ve güce ulaşması, iç ve dış güçler tarafından asırlardır engellenmektedir.

Halkımın her türlü zorluğu aşacak azim ve güce sahip olduğuna gönülden inanıyorum, yeter ki, aldatılmaktan korunsun, gerçekleri görsün, özellikle kendisini yönlendirenlerin iç yüzünü doğru anlasın. Bu konuda aydın vatandaşlarımızın özverili desteklerine ihtiyaç var.

Atatürk’ü, anladığım boyutlarıyla ortaya koymaya çalışacağım. Atatürk, bir bütün olarak, gökten zembille inmedi. Yaradılışındaki nitelikler, içine doğduğu ortam, yaşamı sürecinde karşılaştığı koşullar ve kendi düşünme yeteneği Mustafa Kemal’in kültürünü oluşturdu ve O’nu Atatürk yaptı.

Yaşam sürecinin her aşamasında, eriştiği kültür düzeyi kadar toplumun kültürel yapısını ve siyasi koşullarını, sorgulamış, eksik veya yanlış gördüğü hususları düzeltmek için çözüm üretmeye çalışmıştır. Ömür boyu bunu kaç defa tekrarladığını Allah bilir.

Atatürk’ün en büyük özelliği, bir kalıp adamı olmaması, değişen koşullara göre, düşüncelerini değerlendirip gerekiyorsa hedefinde ve yöntemlerinde düzeltmeler yapan bir lider olmasıdır.

Atatürk’ün devrimlerini, ilkelerini, bize kazandırdıklarını anlatmak, tanıtmak istiyorum, ancak bizi oluşturan doğal ortamı, kültürel ortamı, içinden geçip geldiğimiz siyasi koşulları doğru tespit edemezsek işin özüne inemeyiz, yanılırız.

Atatürk’ü ne kadar tam ve doğru tanıyabilirsek, kendimizi o kadar doğru tanır, hedeflerimizi o kadar doğru tespit edip azim ve irade ile yürürüz. Atatürk, neyi, niçin, nasıl yaptı, Hangi koşullarda yaptı, kimlerle savaştı, karşıtlarının amacı neydi, gibi soruları cevaplamaya çalışacağım. Sorgulanmayan, içeriği tam anlaşılmayan konular yüzeysel kalıyor, benimsenmiyor. Türk insanının bariz karakteri, benimsediği değerlere mutlaka sahip çıkması, fakat yalan yanlış ve maksatlı bilgilerle kafası karıştırılınca gerçeği görmede zorlanıyor.

Atatürk, ne bir kitaba sığdırılabilir, ne de bir kişinin anlatımıyla, tam ve doğru olarak ifade edilebilir. Atatürk bir deryadır. Yaptıkları ve ifade ettikleri onun görünen yanıdır, ömrü ve gücü yetmediği için gerçekleştiremedikleri olduğu gibi, aklından geçenlerin bir kısmını da bilmiyor olabiliriz. Atatürk, sadece günü kurtarmaya çalışmadı, aynı zamanda, geleceği yapılandırmak, güvenceye almak için geri kalmış koşulları değiştirip, çağdaş koşulları hayata geçirmeye çalıştı. Kurtarmaya çalıştığı toplum, hurafelere esir edilmiş, çağdaş koşulları horlayan, suçlayan bir tutum içindeydi. Çıkar ve istismarcıların kontrolündeki toplumun, gerçekleri görüp, değişimi benimseyip, aydınlığa koşmasını düşünmek bile bir nevi hayaldi. Atatürk’ün ufku o hayali gerçekleştirdi, biz anlayıp, benimseyip devam ettiremedik. Bunun faturasını sadece halka çıkarmak, insafla bağdaşmaz. Halk temel olmakla beraber, o temel üzerine doğru binayı oturtmak uzmanların işiydi, yapamadılar. Halka doğruları anlatmak, değişimin zorunlu olduğuna inandırmak, çağdaşlaşmanın güvencesini ortaya koymak, halkın aydın evlatlarının göreviydi, yapılamadı.

‘’Uzun ince bir yoldayız.’’ Halkını, devletini seven herkes, halkın aydınlatılması, devletin sağlam, çağdaş temellere oturtulması için, elinden gelenden daha fazlasını yapmak için çaba göstermek zorundadır. Kişinin çağdaş bilince ulaşması büyük başarı, üstün bir niteliktir, ancak iş burada bitmez. Bu nitelik kişiye toplumsal bir sorumluluk yükler, çevresindekileri aydınlatma, eğitme, bilinçlendirme sorumluluğu. Aydınlatmak, en ulvi insanlık görevdir.